30 Mayıs 2015 Cumartesi

ÇEKİLİN ÖNÜMDEN ARTIK!

 "Artistik patinaj"

Yıllar önce, çok yıllar önce ben daha bir çocukken aşırı korumacılığıyla beni canımdan bezdiren bir annem vardı benim... Kar yağdığında eğimli yerleri setleştirip kayardı çocuklar. "Aman düşer biyerini kırarsın, hasta olursun" diyip göndermezdi. Öbür kardeşlerim kaçarlardı, bense söylenene uyar pencereden bakardım sadece. İşin garibi bu korumacılığı bana gösteriş gibi gelirdi. Bazen doğru dürüst ilgilenmezdi bile...

İlkokul üçüncü sınıftaydım sanırım. 23 Nisan için şiir okuma etkinliği vardı öğretmen  okuyacağımız şiirleri onayladı. Herkes kendi bulduğu şiiri okuyacaktı. Elimde kağıt, ezberlerken bir kız elimdeki kağıdı aldı. O okuyacakmış, itiraz edecek oldum çoktan gitmişti. Öylece öfkeyle kaldım yerimde. Okumadığım gibi gidip izlemedim de.

Sekizinci sınıftaydım... 19 Mayıs'lar kutlanırken dans gösterileri hazırlanırdı, isteyen herkes katılırdı. Katılacaktım, "Senin ritm duygun yok istersen katılma" dedi kendini Tan Sağtürk sanan  beden eğitimi öğretmeni. Biraz inat etsem de il başta, o gün gitmedim gösterilere, evde tv'den Ankarada yapılan kutlamalardaki gösterileri izledim. Sanıyorum insanların önünde performans sergileyecek göt de yoktu bende, onların yaptıkları da cabası oldu haliyle.

Satranç öğrenmeye başladığım ilk zamanlar bir oyun arkadaşım vardı. Çocukken öğrenmiş, "Sende yetenek yok" derdi "Git yapboz oyna" diye takılırdı. İnat ettim, yalnız yapılabiliyordu ya, vazgeçirecek korku peydah olmadı. Hala oynuyorum.

Finaller bitince giderim demiştim bir dönem rötarlı oldu. AVM'de indim en üst kata çıktım, önce içeri girip kalabalığı yokladım, kaçacak  gibi oldum, bu sefer değil! Bu sefer içinden ne geliyorsa yapacaksın, bastırmak engellemek yok! Düşmekse düşmek, düz zeminde niceleri ayaklarımızı kaydırıyorlar, nice kaypaklıklar görüyoruz... Azıcık kolun bacağın acır, en kötü ihtimalle biricik popon yere yapışır.. N'olmuş yani?

Eşyalarımı koyacağım dolap numarası 8'di bu herşeyin yolunda gittiğine işaretti. Patenleri giydim, rahatsızdı, birmem neydi diye mırın kırın ettim. Buz pistine ayak basar basmaz anneme, beden öğretmenine, şiirimi çalan kıza, satranç oyuncusuna ve dada sayamadığım onlarcasına siktiri çektim. Çekilin artık kenara, koskocaman oldum ben artık,  bu korkularla nereye kadar? Üçlü tou loop'lar ikili axel'lar bekleyin ben geliyorum artistik patinajın tozunu attırmaya. Her zamanki gibi heyecanla kurduğum hayaller gerçekleşirken biraz eksik oluyordu. Şu hayatta bir şey olsun ki gerçekleştiğinde hayalinden bile daha güzel olsun. Olmadı hiç. Şöyleki, anca yürüyebildim işte.

 Fakat hiç de korktuğum gibi değildi. Süreleri dolunca diğerleri çıktı. Bir tek ben kaldım düşsem de dert mi artık? "Yarım saat oldu ve bir kez bile düşmedim yeah!" derken rehavete kapılıp göt üstü oturuverdim. İyi oldu, kontrollü yürümeyle buz pateni öğrenilemez. Kaymaya çalışmak, kayarken dengede durmaya çalışmak lazımdı. Hakikaten neredeyse 1 saat oldu ve kimse "süren doldu çık artık" demedi. Gidip sordum "15 dakka ekliyoruz...." dedi görevli "İsterseniz daha fazla da kalabilirsiniz". Bazen bana da torpil geçebiliyormuş bu hayat :) Beleş olunca tatlı geldi, geri döndüm ama içimde fişfikliyor bir şeyler: "O patenleri galoşsuz giydin, kimbilir kimler giydi, hangi mantar hastalıkları bulaşacak zaman ve ısının etkisiyle". Onbeş dakika daha kalıp çıktım. Gidip, gastritime ve reflüme de sikrtiri çekip "bıldır yediğin hurmalar gelir götünü tırmalar" sözüne de aldırış etmeden, lahmacunla baklava yedim. Oh be hayat varmış...Kocaman bir yükü kenarıya bırakır gibi oldum. Tabiri caizse boşalmak böyle bir şeydi, arzu duyduğun şeyi gerçekleştirdiğinde hele bir de vicdanen huzurunu kaçıracak bir şey değilse yaptığın rahatlarsın işte.

Ne gariptir ki o kaygan zeminde yalnızken, insanların olduğu düz zemindekinden daha güvende olduğumu hissettim.





24 Mayıs 2015 Pazar

GEÇ KALMAK

Yapılacak bir sunum var; topluluk önünde konuşma...Neleri içerdiğini biliyoruz: Göz teması, dikkati canlı tutma, topluluğa bakarak, tercihen ayakta ve konuya hakim biçimde... Yaklaşık üç adet, topluluk önünde konuşma girişiminin hepsi hüsran olunca yapılacakları bilmek yeterli değildir. İlk üniversite deneyimimde, orta öğretimde hep kaçtığım şey geldi gene beni buldu.

"Okuduğum hikayenin tümü, kelimesi kelimesine aklımda. Sınıfın karşısında özetini anlatmam gerekiyor. Hepsi aklımdaysa özete ne gerek vardı? Anlatmaya başlamamla bitmesi benim için bir olmuştu, kelimeler aktı gitti."-Aferin ıkıntı ama herkesi uyuttun" demişti, sıkıldığı her halinden belli ilkokul öğretmenim. Bense bir kez okuduğum hikayenin tümünü aklımda tutabildiğim için daha fazlasını beklemiştim. O günden sonra özet çıkarmaktan nefret ettim, topluluk önünde konuşmaktan da..."

O gün kendi yazdığım 13 sayfalık makaleyi sunacaktım. Bir şeylerin ters gideceği belki de bu sayıdan(sayı gizemciliği gibi aptal bir batılım var) belliydi. Vakit beş dakika, sadece beş. Kendi günlerinde sunum yapamayanlar bizden kalan süreyi kullanabileceklerdi. Bu süreyi geçme hakkım olsa da geçmemeliydim. Yeteneksizdim. O topluluktaki insan kadar parçaya bölünecekti aklım, parçaları toplarken konuyu kaybedecek, panik olacak kızaracaktım.

Çoğu ayakta, kürsüden uzak bir anlatım yaptı. Sıra bana geldiğinde derin bir nefes aldım. Sakin adımlarla topluluğun önüne doğru yürüdüm, kürsüyü kullanma izni istedim. Kürsüye geçtim koltuğa oturdum, şöyle bir sınıfa baktım, hiç olmadığı kadar kalabalık, hiç olmadığı kadar sessizdi. Başladım, sesimi duyamadığını söyleyen profesörün, bana "öğretmenim" diye hitap edişi koltuğa oturmamı yadırgayan bir atıftı belki de. Bunu umursayacak duygu-durumuna sahip değildim. Sesimi ayarlayıp tekrar başladım. Kafamdaki herşeyi anlatmam yarım saat alırdı, sanki tek bir şey atlasam bütün konuşma boşa gidecek, anlamsızlaşacaktı.

Henüz sadece kavram tanımı yapmış ve esas konuya geçecekken tekrar sınıfa baktım. Otuz dakikayı, beş dakikaya sığdırırken yapacağım hataları bu kitlenin önünde yapabilir miydim? Hayır. Bu gençlerden daha birikimli daha tecrübeliydim, belki de yapacağım çoğu hatayı göremeyecek kadar deneyimsiz ve hoşgörülüydüler. Ben bunu kendime yapamazdım, benden büyüklerin ve eşitlerin önünde yapacağım her hatayı affedebilirdim ama bunu affedemezdim. Orada bulunan aşağı yukarı yirmiüç yaşlarındaki öğrencilerin her hatayı yapmaya hakkı varken ben bunun için geç kalmıştım. Devam etmemeyi tercih edip yerime geçtim. Devam etseydim ve işler yolunda gitseydi özgüvenime bir parça katkısı olurdu. İşler kötü giderse(-ki gidecekti, işin sonu başından bellidir) sanırım kendime olan saygımı tam manasıyla kaybedebilirdim. Sonraki sunumlarda çoğu öğrenci koltuğa oturarak ve görece rahat bir şekilde gerçekleştirdi sunumlarını.

Bazen hata yapmak için bile geç kalmış oluruz. Bazen kaçış iyidir...




10 Mayıs 2015 Pazar

KUTLAMADIM

Kendimi bildiğim günden beri annemin anneler gününü kutlamadım hiç. Severim, sevmez olur muyum hiç! Bazen fazlasıyla.... Bu fazlalık derinlerde bir yerde nefrete tekabül edermiş diyorlar, etsin. Aşkın, sevginin içinde nefret vardır illaki. Önemsediğimiz içindir ikisi de. Muhtar işimizi görürken bize gülümsemedi diye gönül koyar mıyız?

Annem evet. Gözleyebildiğim tek ebeveyn modelim. Erkek olsaydım meryem ve isa gibi anne-çocuk kültü üzerine kurulu garip bir ilişkimiz de olabilirmiş. Aslında tanrı cinsiyetime karar veremeyip ortalarda bir yerde yaratmış da olabilir. Beni fenotip (basenlerim hariç) özelliklerim açısından daha çok babaya benzetiyorlar yoksa herşeyden şüphe duyduğum gibi piç olduğumdan da şüphe duyabilirdim ( Nereye gidiyor bu yazı bilmiyorum, annem okumayacağı için içim rahat ). Hem niye etmeyeyim, analı-babalı piçlik daha beterdir.

Belki babam öldükten sonra evlenmedi annem ama aklı hep o hukuk okuyan eski yarinde kaldı. Belki geri dönebilse en son tercihi bile olmazdı bizim peder. Peder bey de sütten çıkma ak kaşık değilmiş. Hiç gelmesem mi ona? Girdik bir kere. Onun da evlenmeden önce bir yari var imiş. Ailesi etnik farklılık nedeniyle istememiş, bizimki karadenizli (rum-türk karışığı birşeydir muhtemelen, malum ülkemizde saf türk yoktur) Kız da abhaza ya da çerkez imiş. Dışarıya kapalıdır onlar, kız alıp vermezler pek. Ama peder beyle bir münasebeti olmuş sonra da apar topar evlendirilmiş. Bizimki de üstünde otorite kurabileceği, abhazlar içinde yetişmiş ilk körpe ceylana doğru yol almış... Körpe de denemez gerçi, 23 yaş o zamanda "evde kalmış" demek için yeterliydi.

Bir ayıyla, anne-baba sevgisi görmemiş, gururlu, çekingen bir kızın evlendiğini düşünün. Zor bir evlilik olurdu. Olmuş da. Bir kere dahi iyi bir şey anlattığını bilmem kocası hakkında. A pardon! Bazen bizden bıkınca "babanız bile böyle değildi" der...

Eğitimli bir kadın değil demiştim dimi. Baba, anneye görece daha iyi bu konuda. İyi dediğim de orta-öğretim işte. Hem böyle insanları yüksek enstitülere de yollasan eşeklik baki kalır. Makam-mevki düşkünü, geleneksel, asabi, otoriteye bağlı ve otoriter(gücü yettiğine tabi -ki çevresindeki her mevkiden insana da dişi geçirirdi)bir adam işte. Anne ise köyde doğmuş; ağaçların, kuzuların, ineklerin, uçsuz tarlaların içinden çıkıp gelmiş bir heidi. Gerçi bizimki bencil ve karamsar bir heidi idi. Heidi de abartı zaten, öksüz-yetim çocuk prototipi çok farklıdır. Çocukluğu ağaç tepelerinde, yaylalarda binbir çeşit mahlukat ile bir-arada geçmiş  özgür ruhlu bir kadını, "Onu yapma, bunu yapma" diyen muhafazakar, soğuk, sinirli biriyle sınıyordu hayat. Babanın statükoculuğu sökmüyordu tabi, ilk büyük kavgada, gecenin kaçı olduğuna bakmadan, elinde çocukla teyzesinin küçük kabasına yol alıyordu kadın. 60'ların sonlarında onca kargaşaya rağmen ortalık daha bir güvenliydi sanırım. Ne bileyim insanlar ideolojik mevzularla enerjilerini boşaltıken sapkın davranışlara zamanları kalmıyordu heralde. Bu bohem başına buyruk ruhu bildim bileli sürdü. Kapılarda çingenelerle konuşur. Herkesin dışladığı hafifmeşrep komşulara güleryüz gösterirdi. Peder beyin tam tersine, onun için   türk- kürt-ateist-teist-komünist-eşcinsel-dinci-zengin-fakir hiç farketmezdi. Herkes insandı. Herkesi allah yarattı. Her cahil, iyi niyetli ,duygusal kadın-erkek gibi o da bir tek iyi-kötü-kibirli ayrımı yapardı. Bazen abimin ateist-deist söylemlerine, önce içi ürperir sonra "O da öyle işte" derdi. Evdeki ateşli ideolojik tartışmaları, "herkesin görüşü kendine, bitirin kavgayı, rezil olduk mahalleye" diyip yatıştırmaya çalışırdı. Tercihleri yüzünden kimseyi gözden çıkarmazdı. İnsandı ya herkes. Bu kadın köyde yetişmiş, eğitimsiz, kendince dindar bir kadın.

Dindarlığına hiç gelmesem mi? "Bir adama üç kadın" fetvalarını duydu mu zıvanadan çıkardı. "Anne sus dinden çıkıyon" diye alaya aldığımızda, daha beterini yapar, en marksist-feministlerden hallice verip-veriştirirdi. Eşit olmalıydı insanlar, adama üçse kadına da üç koca olmalıydı ona göre. İçinde kalmış heralde yavrumun. Eskiden böyle değildi ki, peder beyle açmış gözünü onla kapamış. Gerçi eskiden de biraz öyleymiş, misal ananem kaç koca eskitmiş, çoğu ayrılma (4 diyordu kendi ama bir rivayete göre sayılamayacak kadar fazla :) ) da girmeyeyim oralara hiç.

Böyle işte. Babanın cahil itaat-otorite- statü düşkünlüğü karşısında,  annenin  cahil anarşik-eşitlikçi-bohem tavrı... Ve geleneksel bir çevrede ziyan edilmiş bir ömür. Bu yüzden o gözler hep uzaklara dalar giderdi. İsterdim ara sıra takılıp kalsın karşısındakine, ara sıra söylediğime tepki versin. Zorlardı bazen, kızardım çünkü, bu kadar bencil olunmazdı çünkü. O da böyleydi işte n'apıcan.

Tanıdığım bütün insanları  az-çok düşünürüm, o düşünceliliklerini tek güne sığdıranlardan daha çok düşünürüm. Doğum günü (herkesin var) hariç hiçbir günü kutlamam aslında, onu da hatırlarsam.




6 Mayıs 2015 Çarşamba

OLMAZ BÖYLE ŞEY!

"Olmaz böyle şey yoksa rüya mı?
Tam mutlu oldum derken yıktın bütün dünyamı
Ben bu dertten ölürsem söyle küçük bey
Hiçmi için sızlamaz olmaz böyle şey!"


Oldu! Düzelmedi. Doktorla görüşme vakti geldi ve geçmekte! Öyle kesip biçip kenara çekilmeyle olmuyor. Bu psikopata yanlış yaptığını gösterme vaktydi! Aradım meşguldü. Geri döndü. Açtım telefonu...

Ben      :"-Doktor hani? Hiçbirşey düzelmedi! Sadece kakam 3-4 tipinde çıkıyor o kadar! Ben onca eziyeti Bristol dışkı ölçeğindeki ideal tipi yakalamak için mi çektim!" (kızgın)
Doktor :-"Ikıntı bak şimdi...." (sakin)
Ben      :"-Sus artık! Artık sana inanmıyorum! Güvenimi boşa çıkardın!"(kızgın)
Doktor :"-Sakin ol ıkıntı...Açıklamama izin ver lütfen..." (panik halinde)
Ben      :"-Hayır! Artık sen susacaksın ben konuşacağım. Her söylediğini yaptım!"(kızgın, gergin)
Doktor :"-Biliyorum, benim bugüne kadarki en bilinçli ve farkındalık sahibi hastam sendin. Ben de iyi bir iş çıkardım...ama niye böyle oldu anlamıyorum..."(şaşkın)
Ben      :"-Ben söyleyeyim sana ne olduğunu, ciddiye almadın!" (Bilgiççe)
Doktor :"-Hayır ıkıntı hayır, söyleme böyle lütfen. Elimden gelenin fazlasını yaptım sen de biliyorsun." (şaşkın çaresiz arası )
Ben      :"-İnanmıyorum artık sana. Ne kadar safmışım!" (Gururlu, mağrur)
Doktor :"-Kırıcı oluyorsun ama. Ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Çok mahcubum..." (Ağlak bir ses tonuyla)
Ben      :"-Peki tamam üzülme! Ben alışkınım zaten acı çekmeye, umutlarımın boşa çıkmasına" (Güçlü ama dramatize eden bir kadercilikle)
Doktor :"-Ikıntı..." (çaresiz, bitkin)
Ben      :"-Hoşçakal doktor sana hayatta başarılar!" (gururlu,onurlu, kabullenmiş)




Böyle olması gerekiyordu. Öyle planlamıştım.





Ama şöyle oldu:

Ben      :"Merhaba, ıkıntı ben?" (ses tonunu düzeltmeye çalışarak)
Doktor :"Evet,'x'dendi(şehrim) yanılmıyorsam."(İlgili-ilgisiz arası)
Ben      :"Hıhı.. evet evet" (kararlı-kararsız arası)
Doktor :"Nasıl gidiyor?" (Biraz meşguliyetin verdiği acelecilikle, biraz meraklı)
Ben      :"Pek iyi gitmiyor ..Aslında iyi giden şeyler de var. Mesela dışkım asla eskisi gibi değil, ideal ve ona yakın bir dışkı çıkıyor 2-3 günü de geçmiyor asla. Bu çok iyi... ama acıyor çıkarken..[...]" (başta üzgün, sonra heyecanlı,  sonra ağlak)
Doktor : "Şimdi ıkıntı bunu konuşmuştuk, hemen düzelmez! Ikınma nedeniyle [...]" (kararlı, kendinden emin)
Ben      :"Hıhı... evet ....tabiki öyle" (korkak, pısırık, mallığına doyma)
Doktor :"Farklı beslenmeye bağlı olarak zaman zaman dalgalanmalar olacak. Bizim amacımız ideal dışkıya ulaşmak.. [...]" (Ukala, sabırlı)
Ben      :"Evet ama.." (mıy mıy, ve önemsiz hissederek)
Doktor :"Zamanla oturacak yerine 3 ay daha çok yeni, en az 1 sene geçecek, barsaklar ... bla bla bla..." (Uzmanca, Bilgiçce)
Ben      :"Anlıyorum... tabiki öyle...şey bide ben egzersizi sorıcaktım..." (sıkıntıyı konu değiştirerek girdermeye çalışır halde,azıcık umutlu ama meraklı)
Doktor :"Kegel egezersizlerine yavaş yavaş başla...[...]" (emir verici bir tonlamayla)
Ben:     : Ama "makatı sıkma kas yaptı" falan demiştiniz...."(kafası karışık)
Doktor  :Evet analismus var sende biraz ama pelvik taban düşüklüğü de var...hergün nefes egzersiziyle sıkıp bırak[...](sabırlı)
Ben       :"Yaparken sıkmıcam normalde egzersiz gibi mi..yani tuvaletimi yaparken değil" (allak bullak, "bu nasıl konuşma ıkıntı" der gibi utanarak)
Doktor:"Evet. Evde, arabada, her yerde, önce nefes al kasları sık sonra nefesle beraber bırak" (yararlı olmaya çalışır halde)
Ben      :hıhı tamam....(Sıkıntılı)


[...]

Ben   :"...hıhı.. evet" (dinimiz amin)

Böyle işte, bu adamda şeytan tüyü var. Konuşmaya başlayınca sanki dünyanın en bilge insanı oluyor karşımda. Mükemmel bir ses tonlanması ve durumu idare ediş biçimi var. Ben de işte böyle, ortada durumum...Sesim de çirkin , güvensizlik de eklenince daha berbat oluyor.
Bir ara "Ağır spor yapanların özellikle haltercilerin basur olduğu doğru mu?" konusuna  getirmişim konuşmayı, "Evet" dedi. Ikınılan her durum götü mahvedermiş. Hele konuşmayı bitirirken babacan bir şekilde öyle tatlı bir "-Hadi bakalım" diyişi var ki 6 yaşında babasına hayranlık ve hafif bir kızgınlıkla bakan bir kız gibi kalıyorum o biçim...Hem kızıyorum hem sempatik buluyorum aslında. Oldukça etkileyici, yakışıklı olmadığını hesaba katarsak yüksek iletişim becerisine yorabilirim bunu.Yo derin duygular beslemiyorum. Kime derin duygu besleneceğini ve sınırımı bilirim ben(Evet herkesin mucize diye baktığı o durumu(aşk, hoşlanma vs) ben kendim belirliyorum). yani hiç o biçim düşünmedim; Ama o konuşurken akan sular duruyor; Ben akmaya başlıyorum. Ben bu adamla her ay bir kere telefonda konuşsam bütün bir hayatımı daha az panikleyerek daha güvenli hissederek geçirebilirim. Mesela muayene günü Defekografiye giderken de "-Ya arabada kaçırırsam" demiştim. "-Boşver en fazla patates püresi çıkar" diyip gülmüştü. Orda yaptığım bok olsa bile sorun etmeyecek birini gördüm. Annelerimiz bile yeri geldiğinde neler derken, onun umursadığı acıdan kurtulabilmem için götü düzgün kullanmam, kontrolü bırakmamdı. Bok çıkaran bir varlık olduğumu kabul etmiş bunun normalliğine yaptığı vurgularla rahatlatmıştı beni belki de. Bunu benim için değil, kendi başarısını ispatlamak için yapıyordu. Olsun, en azından beni doğruya yönlendirebiliyordu.
O konuşurken, sanki alanında ondan daha bilgili kimse yok gibi konuşuyor; O an onun her dediği doğru, her söylediği uyulması gereken bir yasa gibi geliyor. Bana dese ki "-Tekrar ameliyat gerekiyor". Belki o dakka kabul edebilirim.

Yani:

Kadehinde zehir olsa ben içerim bana getir
Dudakların mühür olsa ben açarım bana getir
Bakma canım yandığına sorma benim halim nedir
Ağladığın geceleri, kalbindeki acıları
Çekinmeden bana getir, sen tükenme beni bitir
...

Konulu videolar:






Bir ay giderim bu gazla :)