3 Nisan 2015 Cuma

KISA TAHTA KURALI

Yüzyüze gelmedeğim, bir iki çift laf etmediğim, beni yazdıklarım kadar tanıyan, yazdıklarımı okuyan bir-iki insan varsa ve bu bir-iki insan kadar olamıyorsa yakınlarım/ız. O yakınlığı sorgulamak lazımdır artık. Elimdeki bombayı  muhataplarının yanında patlatmanın vakti gelmiştir artık. İki taraf da incinecek, belki eskisi gibi olacak, belki olmayacak. Yaptım. Uykusuz zamanlarım patlamak için en müsait olanlarıdır. Öyle bir zamana denk geldi. Sırayla bunu herkese yapacağım artık.

Gün içinde konuştuğunuz bir insan ziyarete gelecekese haber verir, vermeli. Hiçbir şey söylemeyip akşamın dokuzunda "Ben geldim kimse yok" derse. "O soğukta kapıda bekle ozaman" diyebilmem benim kötülüğümden değildir. İyi biri de değilim hak edene hakkını veririm ara sıra o kadar. Biraz sinirliysem hak dağıtımı fazlalaşır. Dört Öğretim görevlisinin dördünün de saçmalıklarına takıldım o gün. İçim daralıyor, konuşacak bir tanıdık göz arıyorum, teklifsizce geliyor ve yine kendi sıkıntılarını dökmeye başlıyor hemen.

"-Sus artık! Sakın bir şey anlatma !"

Bu kadar basitti.

"-Bir kere beni dinledin mi? Dünya senin çevrende mi dönüyor. Bir kere ya!"

Bu da çok basitti.

"-Ama ıkıntı ben senin söylediklerini anlamıyorum"

Gevrek ve gevşek bir şekilde kolayca söyledi. Kitap getirmeyen öğrencileri ilkokul öğretmeni gibi azarlayan bir akademisyenin, bizi ilkokul öğrencisi yerine koymasından bahsediyordum oysa. 10 yaşındaki bir çocuk bile bunu anlar.

"-Onu demiyorum genellikle anlamadığım şeyler söylüyorsun"

O zaman durup düşünmedim. Düşünecektim elbet, sonraya sakladım. Hızımı almışken tek kelime ettirmedim. Yemek boyunca konuştum durdum. Arada konuşacak oldu susturdum. Gerildi. Kıpkırmızı oldu.

"-Bana mı sordun da okula başladın!" dedi.

"-Peki sen bana mı sordun, o seni sıkıntıya düşüren sorunlara dalarken?"

Sustu o vakit. Haksızlığını farketmesine bencilliği müsade etmiyor. Kötü biri değil aslında, herkesin birbirinin açığını kolladığı bir dünyada biraz fazla temkinli ve faydacı. İpleri koparmıyor. Ben gemileri bile yakacak haldeyim oysa.

Yemeğimizi yedik. Birden sakinleştik, kan şekerinden sanırım.O kadar pilavı nasıl yediğimi bile çözemeden durup düşünmeye başladım söylediğini...

Söylediklerimden anlamıyor demek. Konuşurken, kendimi karşımdakine göre ayarlayayım derken tutulup kalmıyor muydum? Onların anlayacağı kelimeleri seçeyim diye kesik kesik konuşmuyor muydum? Hiç anlamayacakları şeylerden hiç bahsetmemeyi de seçiyordum. Çoğunlukla da susuyordum. Be insan evladı sen benim için ne yapıyorsun? Açıp bir kelimenin anlamına bakmak bu kadar mı zoruna gidiyor? Susmayı o kadar öğrenmişim ki okuduğum kitapların yüzde birini okumayan adamlar kadar bile konuşamıyorum artık. Şuracıkta bir tek kendimden bahsedecektim güya..Güya içimi döküp boşltacaktım... Baktım ki yazdığım yazılarda hep başkalarını anlatıyorum...Yaşadıklarımı zerrece siklemeyen birilerini...

O zaman herkes yoluna...

Minimum yasasının da dediği gibi, fıçının tahtalarından biri kısaysa, uzun olan tahtanın fıçıyı doldurmada bir işlevi yoktur. Fıçı hep onların seviyesine kadar doluyor. Hiçbiri kötü değil aslında konumlarını belirleyen şartlar var...

İnsana, sıkılmayacağı kadar kendine benzeyen, çatışmayacağı kadar kendine benzemeyen insan lazım... Ya da üstadların dediği gibi...




3 yorum:

  1. Öyle birini bulabilmek mümkün olsa keşke.

    YanıtlaSil
  2. Ben de hep şunu düşünürüm. Hani kara gün dostu derler ya , bizde artık iyi gün dostu da yok ki. Haydi paylaş paylaşabiliyorsan mutluluğunu falan, mümkün değil.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Gerçekten öyle, duygularımız düşüncelerimiz yerine aldıklarımızı, tükettiklerimizi nispet yaparcasına paylaşır(paylaşmak denirse tabi)olduk.

      Sil