30 Nisan 2015 Perşembe

SELAMÜN ALEYKÜM

Dedi, kara çarşaflar içinde tanımadığım bir kadın bana, ben durakta beklerken.
"-Aleyküm Selam" dedi ıkıntı, kendi üstüne başına bakıp "bu kadın kör olabilir mi?" diye düşünerek.

Vay canına! Yıllar önce, annemle yürüyüşlerimiz esnasında bunlar anneme denirdi. Tarafıma dahi bakılmazdı. Abimin tabiriyle bu "ninjalar" yok sayarlardı beni. Kınıyordum tabi "İnsanları giyim tercihlerine göre sınıflandırıp onlarla dalga geçmemeliyiz!" diyordum. Fakat "Horozumsu saçlarına, dar tişörtüne, donu görünecek kadar düşmüş 3. sınıf taşlanmış pantolonuna bakıp bazı gençlere apaçi derken iyi. Saçını 2. sınıf (fantezi-arabesk-türkü karışımı) türkücüler gibi boyamış sivri burun ayakabı giyenlere kro derken iyi" cümleleri tokat gibi yapıştı suratıma.

Kadın diyorum. Muhafazakar kesim baya bir ılındı diyorum. Dış görünüş farkına bakmadan selam veriyor.  Dini vecibelerini bir yana bırak, cevap bekler gibi  bakıyor."ben dedim benden çıktı" olayını aşıyor sosyalleşme amaçlı bir selama dönüştürüyor eylemi. Hani otobüste kent yaşamının yalnız a-sosyal bireyinin yanına düşen geveze kır teyzesi gibi. Tam olarak bunun gibi diyemem, belli bir İslami kültüre sahip, ayrıca kültürel farklılıkları sorun etmeyecek kadar modern eğitimin içinde olmalıydı.

Kara çarşaflı bu kadınlar, türbanlı kıytırık özenti kadınlardan bazı noktalarda ayrılıyorlar. Bu türbanlılar  bazı kadınlara, kendi götündeki tayta, skinye bakmadan "Kız sende kapansınaaaa" diye baskı kurarlardı. "Neremi kapatayım" diye sormak lazım. Bana hava hoş, türban taksın bikini giysin, gıkım çıkmaz. Tercihlere saygı önemli.

Şu da var ki bir insan bir biçimde giyiniyorsa bu elbette onun hakkında bazı tespitler yapmamızı sağlar. Beyin kısa yolları kullanarak enerji tasarrufu sağlar. Bir insan hakkında uzun uzadıya düşünmeyiz gördüğümüz ilk 1-2 dakikada defterini dürerüz. Önyargısızlığın imkanı yoktur. Fakat ayarı kaçırmamak lazım.

Ölçülü olmak iyidir.

29 Nisan 2015 Çarşamba

KAN GRUBU

Bir tarafta horon tepen gençler, diğer tarafta kızılay çadırları. Bu tezatlıklar gerçekten de çok yorucu. Hele hele "Bahar şenliklerini istemezükkkkk! Biz müslümanıkkkk!" diyen bir grup var ki hiç girmeyeyim. Kütüphanede makale incelemesini bitirmişim, huzurluyum. Biten bir şeyler huzur veriyor ama hüzün de... Bu sefer değil bu sefer hüzün belirleyicim, alacağım nottur. İkinci kutsal alanımdan(kütüphane) çıktım 1 saatlik mesafe olan semtime gidecek otobüsü bekleyeceğim. "Daha çok var, kan mı versem aceba?" bu soruyu sorduğumda kararı vermiştim zaten. Malum beyin 6 saniye önce veriyor kararı bize uygulamak düşüyor.

Aslında bir U dönüşüyle hemen yanındaki şenliklere gidebilirdim. Az ilerdeki çocuk da bunu farketmiş olacak ki yapıştı yakama. Üç saat önce ilahiyatçı profesörün dersinin hemen öncesinde de aynı şey oldu. Çocuk girdi sınıfa, büyük bir ciddiyetle "Oturun yerlerinize ciddi bir konu paylaşacağım" dedi. İşte geleceğin "Demokratik açılımlı diktatörü" yürü be koçum, kim tutar seni...Kızılayın kan bağışından bahsetti. "Ya sizin başınıza gelse..." bla bla...empati empati... Ben orda doktorun emriyle yelleniversem eskaza duyuverseniz  empati yapmazsınız ama."Kan grubumu bilmiyorum öğrenebilirim heralde"dedim. "Formu doldurun sorarsınız orada" dedi. Ömrümü yarıladım hala kan grubumu bilmiyorum. Göya ameliyat olunca öğrenecektim.Şöyle böyle dediler olmadı. Bir de kontrol doktoru dalga geçti. Pislik. Ben araba kullanmasını da bilmiyorum. Yüzme de bilmiyorum, derin olmayan yerlerde kırıtıyorum öyle. Bisiklete binmesini de bilmiyorum. İkili ve grupla yapılan dansları da bilmiyorum. Korkularım yüzünden hiçbirini öğrenemedim. Rezil olma korkusu, Acı çekme korkusu, Panik olma korkusu....

Bayılan falan oluyor mu diye sordum çocuğa. "-Ya şöyle aslında... bazen kaslı cüsseli abiler geliyor küt gidiyor, bazen incecik kızlar geliyor hiç bir şey olmuyor." Çok şükür rahatladım. Düz mantık: Kızların götü sağlam. O kaslı abiler  korkudan gidiyorlardır zaten.

Formu doldurdum "Aidsli biriyle cinsel münasebetiniz oldu mu?" "Frengi belsoğukluğu vs hastalığı olan biriyle cinsel münasebetiniz oldu mu?" "Hapishaneden çıkmış biriyle cinsel münasebetiniz oldu mu?", "Erkek erkeğe anal seks yaptınız mı?",....vb bir sürü soru. Bunlar hep o demokratik açılımlı diktatörcü şeyler...Şaka şaka bunlar modernizmle gelen yumuşak totaliter şekiller. Meali: Gözetleniyoruz. Halbu ki "Kan yoluyla bulaşan bazı hastalık unsurlarıyla cinsel vs yollarla temas ettiniz mi?" deseydi anlardım. Yatak odamıza giriyorlar ey insanlık nerde senin toz kondurmadığın ahlakın. Hepsini geçtim insan denen mahlukatın ne derece cahil olabileceğinin kanıtıydı sorular. Onu da geçtim ne kadar monoton bir hayatım olduğu sorulardan sonra dank ediverdi.

Kan değerlerim çok iyiymiş. Be mübarek yaz günü ellerim niye buz kalıbı o vakit. Kesin gidiciyim ben ya da sinsi bir romatizmal hastalığım var. Halsizim zaten belliydi. Kan değerlerimi ölçen kıza sordum "Kan grubumu öğrenebilir miyim?" "Kan verebilirsen öğrenirsin" dedi. "Ne kadar ekmek o kadar köfte"


Soru:"-Neden kan bağışlamıyorsunuz?"
Cevap:"-Götünüze giresice bürokrasiniz yüzünden"

Bu bürokrasi Kafka'nın K'sına bile fazla. Doktorun yanına yolladılar, konuştum. Başka doktora yolladılar. Ayakta beklettiler. Doktorun konuştuğu duyulmuyor, habire yaklaş diyor. En sonunda yemem seni korkma yaklaş dedi de içim rahatladı. Töbe  ne korkacam, kişisel bölgemi geçtin mahrem bölgeme girdin hala konuşuyon. Az bağırsan duyardım. (Toplumsal mesaj: Tanımadığımız insanların mahrem alanına girmeyelim)

Kan veremezmişim ameliyat üzerinden 1 yıl geçmeliymiş. Nasıl yani bir sene sonra mı? "Dokuz ay sonra" dedi. Dokuz ay. Dokuz ay....O dokuz ayda kaç kişi kansızlıktan ölebilir.

Hepsi bir yana kan grubumu öğrenemedim.



28 Nisan 2015 Salı

ÇİKOLATALI DUŞ JELİ KRİZİ


Ben:"-Kutsal alanımdayken beni rahatsız etme!"
O:   "-Sıçayım kutsal alanına"
Ben:"-Si......."

Gerçekten kızmış yoksa çok fazla argo kullanımı yoktur. Görece yoktur. Bana göre yoktur.
"Bir sefer de biten duş jeli kutusunu siz değiştirin" demez mi? Biz kimiz yahu, benden başka kimse ilgilenmez ki o işlerle. Zaten hep ben değiştiriyorum hatta hep ben alıyorum. Aldığım duş jellerine yok "kaşıntı yapıyor" yok "alerji yapıyor" diye burun kıvıran da sensin. Sırf bu yüzden deniz yosunu gibi kokan jelleri aldıran gene hep sensin.

Çıktı duştan "Çikolata kokuyor muyum?" diye sordu. Aceleyle çikolatalı olanı alıp girmiş banyoya. E pes! Bir kere senin cildinde o koku kalmaz, hafiften erkek kimyası var sende. Ayrıca diyelim çikolata koktun ne zararı var. Çikolata sevmeyen yoktur ki. Hem esmersin de. Ne sandın, çikolata kokuyorsun diye üstüne saldırıp yiyecekler mi? Ne diyeyim ben sana, o yaştan sonra seni isviçre çikolatasına kaplasak zor yerler hanımefendi.

İşte sen bu yüzden onca uyarıma rağmen ben tuvaletteyken gelip sesleniyorsun hem de gergin bir ses tonuyla. Sonra da ıkıntı iyileşemiyor. İyileşemem tabi. Anlamıyorlar beni, hiç anlamıyorlar. Normalde de rahat vermiyorlar anlıyorum ama tuvalette rahat bırakın. Doktor sıçma pozisyonumu belirledikten sonra karakterim değişmeler gösterirken, benliğimde amele izleri belirmeye başlamışken senin bu yaptığını Çorumlu yapmaz!


Eskiden Yılmaz Güney gibi sıçarken, artık Tuncel Kurtiz gibi sıçmam gerekiyor

Bu arada onlar sıçmıyor kara kara düşünüyorlar. Bu pozisyon amele tipi düşünme pozisyonudur. Düşünen adam heykeli de medenilerin düşünme pozisyonu, bir nevi klozet pozisyonudur hepimiz biliyoruz. Topukların yere değmedikten kelli daha çok düşünürsün benim gibi düşünen adam....

Bu arada film gerçekten de Yılmaz Güney'in en iyilerindendir. Replikler  "Okumuş orospu olsun" sahnesindeki kadar iyidir. Kentsel dönüşüm sorunlarına vurgu yapan nadide bir filmdir.

Ben diyordum, Beni anlamıyorlar diyorum... Sanıyorum yapmam gereken Amerikan Yerlisi  tarzında, toplumdan uzak münzevi bir hayat yaşamak. Aksi halde, sorunlarıma bir duş jeli kadar kıymet vermeyen insanların yanında battıkça batmak üzereyim.

6 Nisan 2015 Pazartesi

DAYANIŞMA

(BU BAŞKA)

Geçen günlerde Okul binasının tuvaletinde sıra beklerken duvarda asılı bir kutu gördüm üzerinde "Kadın kolektifi" yazıyordu. İçinde bir-iki ped vardı. Üzerinde yazan diğer şeyler ise "kadınız halden anlarız", "fazlaysa at", "yoksa al" idi.Aslında fotoğrafını da çekmiştim. Harika bir şey bu. Koskoca okulda ped-tampon alınacak yer yok iyi mi? Kaldı ki alana kadar ohooo!. O beyaz pantolonlar, skiny ler ne olur kimbilir.

Basit bir şey gibi görünüyor ama değil işte. Çok yardımsever biri sayılmam yine de böyle dayanışma içeren oluşumlarda duygulanıyorum. Bir tanıdık şey demişti "Benim beynim kapitalist, kalbim komünist". Aslında benim durumum da farklı sayılmaz. Bir Stirner hayranı olarak Beynim Stirner der, Kalbim Kropotkin. Bu iki adamdan biri dayanışmacı,  yumuşak huylu, bilgili, arkadaş canlısı, hoşgörülü biri olarak bilinir. Bu kişi Kropotkin'dir. Diğeri bencil, vurdumduymaz "gücün kadarsın" diyen Stirner. İkisi de anarşist. İkisini de başka başka severimbaşka başkadırlar gözümde: Stirner karizmatik,  Kropotkin sempatik

Kropotkin öldüğünde Bolşevik diktatörlüğüne rağmen 5 kilometrelik bir kortej tarafından cenaze taşındı. Stirner ise Berlin'de, beş parasız  yalnız, sefalet içinde öldü.

Dediğim gibi pek paylaşımcı sayılmam da işin içine çocuklar girince 180 derece ters dönüyor bünye. Böylelikle bu paylaşımı kendime görev bildim.

Dilekçe arkadaşımız bir etkinlik başlatmış

 <<<< dilekçe>>>

maili de bu: dilekce54@outlook.com




3 Nisan 2015 Cuma

KISA TAHTA KURALI

Yüzyüze gelmedeğim, bir iki çift laf etmediğim, beni yazdıklarım kadar tanıyan, yazdıklarımı okuyan bir-iki insan varsa ve bu bir-iki insan kadar olamıyorsa yakınlarım/ız. O yakınlığı sorgulamak lazımdır artık. Elimdeki bombayı  muhataplarının yanında patlatmanın vakti gelmiştir artık. İki taraf da incinecek, belki eskisi gibi olacak, belki olmayacak. Yaptım. Uykusuz zamanlarım patlamak için en müsait olanlarıdır. Öyle bir zamana denk geldi. Sırayla bunu herkese yapacağım artık.

Gün içinde konuştuğunuz bir insan ziyarete gelecekese haber verir, vermeli. Hiçbir şey söylemeyip akşamın dokuzunda "Ben geldim kimse yok" derse. "O soğukta kapıda bekle ozaman" diyebilmem benim kötülüğümden değildir. İyi biri de değilim hak edene hakkını veririm ara sıra o kadar. Biraz sinirliysem hak dağıtımı fazlalaşır. Dört Öğretim görevlisinin dördünün de saçmalıklarına takıldım o gün. İçim daralıyor, konuşacak bir tanıdık göz arıyorum, teklifsizce geliyor ve yine kendi sıkıntılarını dökmeye başlıyor hemen.

"-Sus artık! Sakın bir şey anlatma !"

Bu kadar basitti.

"-Bir kere beni dinledin mi? Dünya senin çevrende mi dönüyor. Bir kere ya!"

Bu da çok basitti.

"-Ama ıkıntı ben senin söylediklerini anlamıyorum"

Gevrek ve gevşek bir şekilde kolayca söyledi. Kitap getirmeyen öğrencileri ilkokul öğretmeni gibi azarlayan bir akademisyenin, bizi ilkokul öğrencisi yerine koymasından bahsediyordum oysa. 10 yaşındaki bir çocuk bile bunu anlar.

"-Onu demiyorum genellikle anlamadığım şeyler söylüyorsun"

O zaman durup düşünmedim. Düşünecektim elbet, sonraya sakladım. Hızımı almışken tek kelime ettirmedim. Yemek boyunca konuştum durdum. Arada konuşacak oldu susturdum. Gerildi. Kıpkırmızı oldu.

"-Bana mı sordun da okula başladın!" dedi.

"-Peki sen bana mı sordun, o seni sıkıntıya düşüren sorunlara dalarken?"

Sustu o vakit. Haksızlığını farketmesine bencilliği müsade etmiyor. Kötü biri değil aslında, herkesin birbirinin açığını kolladığı bir dünyada biraz fazla temkinli ve faydacı. İpleri koparmıyor. Ben gemileri bile yakacak haldeyim oysa.

Yemeğimizi yedik. Birden sakinleştik, kan şekerinden sanırım.O kadar pilavı nasıl yediğimi bile çözemeden durup düşünmeye başladım söylediğini...

Söylediklerimden anlamıyor demek. Konuşurken, kendimi karşımdakine göre ayarlayayım derken tutulup kalmıyor muydum? Onların anlayacağı kelimeleri seçeyim diye kesik kesik konuşmuyor muydum? Hiç anlamayacakları şeylerden hiç bahsetmemeyi de seçiyordum. Çoğunlukla da susuyordum. Be insan evladı sen benim için ne yapıyorsun? Açıp bir kelimenin anlamına bakmak bu kadar mı zoruna gidiyor? Susmayı o kadar öğrenmişim ki okuduğum kitapların yüzde birini okumayan adamlar kadar bile konuşamıyorum artık. Şuracıkta bir tek kendimden bahsedecektim güya..Güya içimi döküp boşltacaktım... Baktım ki yazdığım yazılarda hep başkalarını anlatıyorum...Yaşadıklarımı zerrece siklemeyen birilerini...

O zaman herkes yoluna...

Minimum yasasının da dediği gibi, fıçının tahtalarından biri kısaysa, uzun olan tahtanın fıçıyı doldurmada bir işlevi yoktur. Fıçı hep onların seviyesine kadar doluyor. Hiçbiri kötü değil aslında konumlarını belirleyen şartlar var...

İnsana, sıkılmayacağı kadar kendine benzeyen, çatışmayacağı kadar kendine benzemeyen insan lazım... Ya da üstadların dediği gibi...




1 Nisan 2015 Çarşamba

DAYAN(IŞ)MA


Kime rastlasam (yaklaşık yüzde 90'ı)"Bu yaştan sonra manyakmısın okul sıralarında dirsek çürütüyorsun" diyor. Bazen sabrım sınıra dayandığında,  aynı içeriği daha ağdalı ve okkalı cümlelerle bizzat kendime boca ediyorum. Az sonra unutup 3.Üniversiteye giriş aşamalarını gözden geçiriyorum. Ki  yüzde doksan onu da gerçekleştireceğim. Bu kadar meraklı biri olmasaydım bana biçilen standart bir hayatla devam edebilir yaşamımın bütün evrelerini basmakalıp düşüncelerle geçirebilirdim. Ancak o zaman, hem foucault'a hemde bana göre yaşamanın  bir anlamı kalmazdı. Aranjuez eşliğinde o manzaralı yerden ebedi huzura göçmek bu saçma hayatı devam ettirmekten daha doğru olurdu. Der ki:  "Yaşamın ve çalışmanın temel amacı, kişinin başlangıçta olmadığı kişi olmasıdır." Mesela eskiden garip bir homofobik düşünce yumağında debelenir dururdum. Şimdilerde daha iyi fark ediyorum bunu.

Yemekhanede sıraya girdiğimde kuyruk taa çıkışa kadar uzanıyordu. Böylelikle menüde sevilen bir yemek olduğu daha içeri girmeden anlaşılmıştı. Sıra sıkıcı ("ı"lar aynı zamanda"i") bir şekilde ilerlerken yan tarafta ne söylediği belli olmayan homurdanan bir ses... ne söylemiş olabileceğini ancak arkasındaki çocuğun tepkisinden sonra çözebildim...
"-Bir şey yapmıyom olum, yer yok!"
 Öndeki çocuğun söylediği şey de bu olabilirdi:
"-Dayama bak ben dayarsam fena olur..."
ya da bu:
 "-Bana öyle dayama, anlayacaklar"

Bildiğimiz fortçu geyiği işte. Güldüğüm doğru, huzursuz bir gülüştü bu, ne kadar rahatsız edici bir olaydı esasında. Yahu ne var biraz sürtündüyse arkadaşın. Benim gibi sıvı değişimi ve hijyen takıntısı olmadığına her bahsine girerim. On yılda bu okulda ne çok şey değişmiş halbuki...

On yıl önce yine bu okulda o uzun saçlı-sakallı metalci olduğunu düşündüğüm( o zamanlar şimdiki gibi herkes rockçıdan bozma tiple dolanmıyordu ortalarda, diklenmiş saçlar, 3 numara saçlar, omuzlarda saçlar falan filan vardı... Uzun saç-sakal direk aczimendi  ya da heavy metal üyeliği demekti) çocukla aynı sınıfa düşmüştük sınav için.  Aynı bölümdeydik ama o gün konuşmuştuk ilk kez, sıradan kalkacağı sırada erkek arkadaşıyla kucak kucağa bir konuma geldi. İkisi de rahat, bizimki daha rahat şöyle diyiverdi

"-Şimdi olmaz hayatım, aile var, akşama bekle gelicem"

 Rahatlığı kendine hayran bırakmıştı beni. Sınava girdiğimde önümde oturuyordu, sınavını bitirmişti ama habire arkaya dönüp bana bir şeyler söyleyecek gibi oluyordu. Sanıyorum bana kopya vermeye niyetlendiydi. Hiç adetim değildi kopya çekmek. Olsaydı belki  tanışmayı derinleştirme durumu olurdu, olmadı. Bazı konularda ne kadar standart olduğumu söylemişimdir.

Kadınlar bu kadar katı değil mesela, ne bileyim en azından birbirine dokunabiliyorlar. Hemcinsini sevmeyen,  ondan korkan bir insan karşı cinsi ne kadar sevebilir ki? İnsan önce kendine dair bir şeyleri sevmeli kabul etmeli. Adam ah! ne  zırvalıyorum ben, bu dünyayı bu kabullenemeyiş, bu rekabet tüketmedi mi zaten...

Bitişi antropolojik bir bulguyla yapayım. Bir varsayıma göre çok eskiden grup evlilikleri varmış, hatta erkekler çok olduğundan, çok kocalı kadın evlilikleri de varmış. Sonra erkekler,  fazla olan hemcinslerini öldürerek, hatta yiyerek durumu eşitlemişler ve tek eşliliğe yönelmiş insanoğlu. Bazen düşünüyorum, acaba savaşların amacı erkeğin evrimsel süreçteki çapkınlığını ihya etmek mi? bkz. dünyadaki en taş kadınların yaşadığı rusyadaki nüfusun kadın fazlalığı...

Not: Yanlış anlaşılmasın evrime ve gelişime en büyük faydayı çapkınlar ve flörtözler sağlar. Hayatın tadı tuzudurlar. Bilim insanlarından bile daha yararlılar. Eleştirdiğim nokta şu, hayvandan insana geçiş sürecinde bilişsel duygusal değişimler yaşayan insanoğlu, evrimleşerek geldiği noktaya uygun hareket etmek yerine atalarının ilkel yöntemlerine başvuruyor.

İkna ve hoşgörü iyidir...