6 Şubat 2015 Cuma

YEMEK YEMEK


İlk sevinçlerimi yaşadıktan sonra hela ile aram açıldı. Doktora sordum "Yemek yemiyorsundur" dedi. Bana kalırsa yaşadığım şişkinliğe ve gaza rağmen bile çok yiyordum. Madem Ulu manitu öyle diyor, daha da artırdım.Son bir kaç yıldır yemek yemek bir mecburiyetten başka bir şey ifade etmiyordu.
Mide fıtığı nedeniyle:Ekşi ve Gaz yapan yiyecekler (kurubaklagiller, süt ürünleri, yağlı kızartma,limon, baharat)yasak
Gastrit ve şüphelenilen İBS nedeniyle: sebze, meyve gibi lifli yiyecekler yasak.
Kalıyor makarna pilav gibi karbonhidratlı yiyecekler;karbonhidrat-şeker tüketimi ile hırsutizm ve reflüyü tetiklediğinden uzak durmalıydım.
Ete de çok düşkün değildim.Yiyecek hiçbir şey kalmıyordu böylelikle. O sıralarda isviçreli bilim adamlarına öykünüp izlediğim bilim-kurgu filmlerine gıpta ediyordum. 21. yüzyılda, beslenme hala klasik yöntemlerle yapılıyor ve ben hala ağrılı kenef tecrübelerine mahkumdum.

Ayrıca yemek yemenin çok da matah bir yanı yoktu. Bunu eskiden neden bu kadar sevdiğimi ve onca kiloyu nasıl aldığımı ise anlayamıyordum.Yemek yemek, seks,  her türlü duygusal bağlanımlar ve aşk bile hep aşağı şeylerdi.O zamanlar pek değer verdiğim Bilim bunlara çözüm getiremiyordu; ya bu deveyi güdecek ya bu diyardan gidecektim. Maslov'un hiyerarşisi aradığım soruların yanıtını kısmen verse de "Fizyolojik Gereksinmeler"i dahi halledemeden "Kendini Gerçekleştirme" kısmına nasıl atladığımın cevabını Erikson'da buldum.
Maslow: Bulunduğun basamaktaki ihtiyacın karşılanmazsa önceki basamaklara dönmen kaçınılmazdır.
Erikson: Bazı eksiklerimiz bizi başka alanlarda başarılı yapar.
 Proktoloğum: "Çok sıçmak için çok yemen lazım"

Eski kilolarıma dönme korkumu dile getiriyorum. "Bir şey olmaz bana güven" diyor. Zaten tuvalet sorunumu çözmek herşeyden daha mühimdi. Yedim, ne bulursam yedim çünkü böyle buyurdu Ulu manitu. Nohut, portakal, mercimek, bulgur, ne gelirse yedim hatta kola bile içtim. Eskiden olsa karın ağrılarından kıvrandıracak bu şeyler artık hafif bir şişkinlikten öteye gitmiyordu.Çünkü gaz çıkması gereken yoldan çıkıyordu. Bu şişkinlik de, doktora göre ameliyat kaynaklıydı; zaman geçtikçe azalacaktı. Ben beni bilirim hala her türlü vehime gebeyim.

Zamanımın çoğu yatakta geçiyor. Dolabın üzerindeki valize bakıyorum. Bu ameliyata harcadığım parayla biraz ıkınıp bir Afrika turuna çıkabilirdim. İlk gençlik yıllarımın iki hayalinden biri dünya turu diğeri akademik eğitim alıp yapay zeka geliştirmekti. İkisi de olmadı.

Sene, milenyum dedikleri 2000 senesi. ÖSS o zaman tek sınavdı. Bütün yaz çalışmış dersane parası biriktirmiştim. O zaman bu parayla ikinci el bir araba alınıyordu.  O sıralar Ivan Illich ile de tanışmadığımdan mütevellit Eğitim şart diyip bundan da vazgeçtim. Ne yaman çelişkidir ki onunla da okulda tanışacaktım. 

Girdiğim dersane yeşil sermayedendi. Bunu, abime dersanenin adını söylediğimde aldığım tepki sonrasında öğrenmiştim. "Ne işin var tarikatçıların dersanesinde?" demişti. Gerçekten de ilk kez bir "Abla evi" ne gitmiş, İlk kez bir "Feytullah Gülen" propagadandası izlemiştim.
TM çıkışlı olan ben tutturmuştum Bilgisayar Mühendisi olacağım diye. Farklı bölümlerden alan tercihinde puan kırılıyordu.ÖSS'de ful yapsam ancak girebiliyorum. Ikınmaya devam. Şimdi okuduğum üniversitedeki "İlahiyat" temelli doçentleri görünce aslında İlahiyat Fakültesini bitirsem yetermiş diyorum. Nereden bilecektim?

Kalbimin bir köşesinde olan Sosyal bilimleri ne zaman olsa yapardım. Önce Bill Gates olayım hele bi. Olamasam da Mühendis açığını kapar, orta gelir grubunun biraz üstüne çıkabilirdim. O zamanlar para önemli. Annemin çok istediği çiftliği alabilmenin, dünya turuna çıkabilmenin yolu hep ondan geçiyor. Hayallerimi paylaştığımda herkes veriyor gazı "istersen herşeyi başarabilirsin" diye. Nah başarırsın! Ancak Ikınır basur olursun o kadar.

 Spor yapıyordum.Bu nedenle görece daha iyi iyidim tuvalette. Bir iki arkadaş edinmiştim. Üniversiteyi de kazanırsam benden mesudu yoktu. Yine de eksik bir şeyler vardı. Lise yılları boyunca hissettiğim, nedenini bilmediğim huzursuzluk içimi kemiriyordu. Lisede aldığım kiloları mezuniyet balosuna kadar vermiştim vermesine de karşı masada beni kesen sarışın (o zamanlar sarışın mavi gözlü severdim) uzun boylu çocuğa bir pas verememiştim. Odunluk diz boyu. Bu odunluğum en çok aile eşrafını ve konu komşuyu mutlu ediyordu. Fingirdek bir kız gördüler mi hemen beni örnek verirlerdi. Bense gerizekalı gibi bununla gurur duyardım. Erkendi zaten, önce üniversite bitmeliydi sonra herşey olurdu.

Dersaneye başlarken muhit değiştirdik; yeni ev, yeni bir tuvalet(klozetli). Amcamlarda farkedemediğim, klozet nedenli kabız olduğum gerçeğini az buçuk görmeye başladım. Bu gerçek: Klozette sıçamamaktı. İki büklüm olduğum pozisyonu bir kenara koyalım klozetin hijyen olmayışından tedirgin oluyordum. Ergenlik yıllarım koca koca ansiklopedilerde sağlık ve cinsellik konularını okumakla geçmişti. Bel soğukluğundan, mantara kadar bilmediğim yoktu. Yine o yıllarda biyografilerini okuduğum yazarların çoğu Frengiden göçmüştü. Bu benim başıma gelmemeliydi. Elimden gelse klozetin kenarına çıkar çömelirdim. Tuvalet kağıdı sermek kar-zarar  hesaplaması yapınca daha makuldu, düşüp bir yerleri kırmakta vardı.

İlk kez gördüğüm fen dersleri, geri-zekalı komşuların sık ziyaretleri, kabızlık sonrası zonklamalar ara sıra tutulduğum korku nöbetleriyle geçen ekşi bir yıl....Nedenleri vardı bu korkuların, mesela gök gürültüsü, gece evde yalnız kalmak gibi ve tam olarak panik atak gibi değildiler. Onunla ilk karşılaşmam ÖSS sınavındaydı; Adresimi dahi unuttuğum, süreyi yettiremediğim, ellerimin tir tir titrediği o 3 saati hiç unutamadım. Acemiliğe yorup 2 kez daha girdim hepsinde aynı terane. İlk seferi hatırlıyorum da; sınav sonrası eve geldim, misafirliğe gelen komşulara siktiri çekip odama kapanmıştım. Herkesi suçlamıştım da; çok sevmediği bir alanda, ıkınarak ilerlemeye çalışan kendime toz konduramamıştım.Yetişkinliğe adım atmıştım her boka aklım eriyordu ama o zamanlar farkedemediğim bir olmamışlık vardı. İyi-kötü bir iki arkadaşlık kurabildiğim olurdu, devamı gelmezdi... 
Üniversiteye girdiğimde hep ertelediğim karşı cins münasebetlerini  eskisi gibi geçiştiremiyordum. sürekli sorgulanıyordum bu anlamda. Bahaneler uydurup duruyordum. Onun sapı bunun çöpü. Kimseye bağlanamadığım gibi bir çoğu başlamadan bitiyordu. Neden? Yıllarca bu soruyu sordum. Lise ikide o çok beğendiğim yeşil gözlü romanyalı K ülkesine dönerken kapıda öylece bakmıştı da kapıyı yüzüne çarpmıştım. Çarpmasam ne olacaktı? Gülümsesem, yarım yamalak türkçesini  binbir takla atarak çözmeye çalışsam gitmeyecek miydi?Gidecekti. 

Giderek, o tiksindiğim garantici, hesapçı tiplere benzemiştim korkaklığım yüzünden. Haklı tarafları da vardı bu uzaklığın. Ergenlikten beri sıçma sorunları nedeniyle sürekli acı ve sıkıntı yaşadığım bir bölgeden nasıl zevk alınacağına dair hiçbir fikrim yoktu. Aşk'ın tek başına anlamsız olduğunu, amacında sex olduğunu bilebilebilecek kadar psikoloji, biyoloji bilgisi edinmiştim maalesef.Bu halimle kime ne hayrım olurdu? Zaten de Bu coğrafyada sağlıklı bir cinsel kimlik edinmek  imkansıza yakındır. Az buçuk edinenler kör topal idare ederler. 

Başa dönersek, ne demişti Erikson: Bazı eksiklerimiz bizi başka alanlarda başarılı yapar.
   
Son tahlilde:Sex ve yemek  yakın iki kapıdır, birincisi açmazsa diğerine gidersin. Sıçamamaktan mütevellit hiçbirinden zevk alamadım.



8 yorum:

  1. Doğru bu coğrafyada hiç kimse sağlıklı bir cinsel kimlik edinemedi, edinemiyor ve edinemeyecek. Aşk tek başına her şeye yeter, cinselliğe gitmese de olur diye düşünen insanlar da vardır filan diye umutlu şeyler söylemek isterdim ama sen de benim gibi her konuda epey okumuş ve hiç kimsenin seni kandıramayacağı noktaya gelmişsin. Seni kandıramayacağımı biliyorum. Temiz, beklentisiz, saf sevgiyi kadınlar belki, bir kısmı, çok az bir kısmı erkeklere sunabiliyor ama erkekler konusunda hiç umut yok. Sevgiler. Bir anlamı var mı bilmiyorum ama 'ben buradayım.'

    YanıtlaSil
  2. "Bir anlamı var mı bilmiyorum ama 'ben buradayım.' "
    Var.

    Beklentisiz sevgi diye bir şey yoktur. En basitinden anne babalarımızı ele alalım. Hiçbir şey beklemeyen, en mükemmel ebeveynler bile çocuğu duygusal yatırım aracı olarak görürler. Saf olmayan kirli bir sevgi diye bakmak çok doğru değil, ha sex, ha duygusal doyum çok farklı değil aslında. Mühim olan ne isteğini bilmek ona uygun seçimler yapmak. Mesela hiç sex yapmayan, aşk ile doyuma ulaşabilen aseksüeller olduğunu biliyorum.
    O "saf sevgi" diyen kadınlar, acaba bu sevgiyi kimlere gösteriyorlar? Sokaktaki evsiz ahmete, mehmete değil heralde.
    Genellikle istenilen amaca ulaştıracak kişilere aşık olunduğu bir gerçektir.
    Eksik olan şey ise samimiyettir.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu izah karşısında bir şey diyemem elbette. Beklentisizce sevdiğini iddia eden kadınların bakışıyla bakmaya çalıştım:) Yoksa bence de anne babalar bile çocuklarını beklentisiz sevmiyor. Cinsellik istemeyen sevgi demek istemiştim sadece. Biliyorum anlamı olduğunu, yine de bana ses vermeni istedim kışkırtayım dedim aferin başarılı oldum:) Ben buradayım demek sen böyle sıkıntılarla boğuşurken benim ya da başkasının yazdıklarına yorumlarına dönüş yapmak durumunda değilsin bunu biliyor ve anlıyorum ama unutma ben buradayım demek... Görüşürüz.

      Sil
  3. birkaç yazını okuyabilidim henüz yani hastalığının nasıl başladığını bilemedim henüz ama çok çok geçmiş olsun arkadaşım ya. hiç duymadım seninki gibi bişeyi. umarım en kısa zamanda iyileşirsin. bilemedim ama bak bişiye ihtiyacın olursa ulaşamadığın buralarda, benim akrabalarım amerikada doktor, ben de amerikadan geldim. bişe gerekirse sorarım hemen onlara.

    YanıtlaSil
  4. Öğrencilik hayatına çok "sıçkın" bir yaklaşım olmuş ama oraya bir iki lüle de benim için eklerseniz sevinirim, hepsine katılıyorum. :))

    Aşağı yukarı aynı şeyleri yaşamışız, sadece iki farkla.

    Birincisi, bana yeşil sermaye ve Feytullah'tan uzak durmanın tek yolu Ivan Illiç değil de "Vladimir İlyiç" olarak gösterilmişti. İkisinden de kaçmaya çalıştığım için ikisine de yaranamadım, eski arkadaşlarımın bir kısmı beni şeriatçi, bir kısmı da din düşmanı sanıyor :)

    İkincisi ıkıntı sıkıntısına ilk defa askere gidince yakalanmıştım. Gönüllü askerleri toplayıp başlarında ben kızılay çadırına gidiyorum. Hemşireler en az 3 kere tansiyonumu tekrar tekrar ölçtüler, "belki biz duyamadık" deyip elektronik aletle bir daha ölçtüler büyük tansiyon 9, küçük 5. Düşük tansiyondan daha fazlası yani! Doktor gelip sordu "oğlum sen en son en zaman tuvalete çıktın" diye, "4-5 gün oluyor efendim" dedim. "Peki tuvalet taşını kırmayı başarabildin mi" deyince mesele aydınlandı. Evet, son çıktığımda 45 dakika kadar ıkınıp sıkınıp içimden balyoz sağlamlığında, levye hafifliğinde bir savaş aracı çıkartmıştım :)

    Cinsellik konusunda ise koca bölükte frengi, bel soğukluğu, hepatit ve bilumum zührevi hastalıklardan herhangi birini kapmamış olan tek kişi bendim. Benimle "amma abazaymışsın, ne sap herifmişsin, aman da kutsal bakir seni" diye dalga geçen adamların günde 100 kere çamaşır değiştirip bir o kadar da ilaç kullanmak zorunda kalmalarını izlemek çok eğlenceliydi :))

    Ayrıca cinselliğe inanmıyorum ben arkadaş! Evet, filmlerde gördüklerimiz falan tamamen insanlarda merak uyandırmak için çekilmiş sahneler, aslında öyle şeyler yok. Bebekleri de leylekler getiriyor. Aşk denilen şey bile insanın o an boş bulunması yüzünden yaşanan birşey, yok öyle cinsellik diye bir şey inanamayın siz, dış mihrakların oyunları onlar hep.

    Bir de yazının sonundaki "erikson" ismini "ereksiyon" diye okumama sebep sizsiniz, ben değil, asla kabul edemem :))

    Bu arada kavmime de katılmışsınız, çok teşekkürler falan ederim (^_^)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sonuç?
      Basur, fissür ya da kronik sıçamama sendromu var mı?
      (rektosel var mı diye sormuyorum bu daha çok kadınlarda oluyor.)

      Sil
    2. Bir kaç sonucu oldu. Askerden sonra iyice araştırdık kronik düşük tansiyonum varmış. Bir de hayatımda askerdekinden çok daha sıkıntılı dönemler atlamış olmama rağmen hiç kabızlık yaşamamışken, o gün bugündür ne zaman azıcık canım sıkılsa direk mideye vuruyor. Bugün yediğimi bir hafta içeride misafir ediyorum, adamlar içeride şafak sayıyor, "bu gün de sıçamadım anne" diye duvara çentik atıyorlar.

      Bolca tansiyonla, azıcık da stresle alakalıymış yani benimkisi..

      Sil
  5. Onu yeme, bunu içme, öte yandan ıkınmadan halledebilmek için yemelisin. Bu nasıl bi şey. İki ucu boklu değnek... :/
    Yalnız abla evleri dedin, şöyle bi gülümsedim. Zavallı bi şeyden habersiz kardeşimin de yolu düşmüştü o evlere. ;)

    YanıtlaSil