28 Şubat 2015 Cumartesi

ANKSİYETE


Bir insan bu kadar gaz çıkarır mı? Proktolog:"Sal gitsin." Nah salarsın. Hele ki umumi mekanlarda salmak ne mümkün. Okulda bazı sınıflar tıka basa dolu, sıklıkla dip dibe göt göte oturmak zorundayız. Birilerine sürünmeyeyim diye neredeyse sandalyeden düşecek oluyorum. Ve bu halde olan bir tek ben varım. Tabiri caizse kucak kucağa otursalar gıkları çıkmayacak. Arada sıra bazı  kızlar yanlarına bir erkek düşerse daralıyor o kadar. Kadın olsun erkek olsun,  hem ruhen hem bedenen bok dolu salgı yumağı bir canlıya(insan) neden dokunmak istenir ki? Herkes kendi florasıyla  mutlu mesut yaşayabilirdi pekala. Hani karnımdan ses gelmese, bu kadar gaz çıkarmasam ve suratıma hapşuran, öksüren olmazsa olur yine. Bu duruma katlanmanın yanında dersi dinlememe mani olan, o geveze saftirik kızlar yanıma düşmese...

Böyle işte... Izdırabım sona erdiğinde, pirüpak bir sayfa açmaya sebebim olabilirdi. Geçmiyor...

Pek acayip bir şeyler soldan soldan yokluyor yine. Mesela bir hafta önce otobüsteki şişman, billur gibi mavi gözlleri olan o kadının peltek sesi kulaklarımdan çınlıyor. Gözlerine rağmen inanılmaz itici bulduğum bu kadının sesi kulağıma dolanmış, bildik bir şarkı gibi çalıp duruyor.
Yine bir kaç gün evvel, okula gitmeye ayaklarım çekmeyince yataktan da çıkamadım. Yorganın içinde pencereden dışarıyı dikizlerken evimin karşısında, demir çite dayalı bir yatak farkettim. Çift kişilik yaylı bir yatak olduğu her halinden belli. Bir-iki dakika sonra yatağın yanına yaşlı bir adam geldi. Elinde kurbağacık denen aletle bir şeyler yapıyor. Ne zaman 60'ın üzerinde ihtiyar insan/lar görsem, iki yaşlı insanın nasıl cima ettiğini, gayritabii insanlara has bayağılıkla temaşa ederdim. Gerontofili değildim, bundan eminim ama gencecik pakizeler, cillop gibi delikanlılar nasıl aşkederlermiş merak uyandırmazdı da, elinde tespih, dilinde Allah kelamı,  bir gözü toprağa bakan insanları bile o halde düşünmek pek cazip gelirdi....  Pek tabi şimdi de bu acziyet içerisinde, kendimi muhafaza edemeyerek teslim oldum. İyice gemi azıya alıp manzarayı ölümsüzleştirmez miyim bir de? Bir sosyal bilimci olarak zatışahanem bu halde ise eşref-i mahlukat ne haldedir tasavvur ediliyordur herhalde.

Halbuki o yıl attığım adım, yeni bir ben, yeni bir nizam tevlit edecekti... 


2008 İlkbaharı...
Psikiyatri polikliniğinin hemen yanı Nöroloji. İkisinin önü de tuhaf görünümlü, tuhaf halli hastalarla doluydu. Gerçekten de ne çok deli vardı memleketimde. Eminim onlar da benim için aynını düşünmüştür, zira makyaj yapmadığımda erkeksi ve psikopat bir görünüme bürünüyorum. Her hangi bir muayenede, cildin hastalık dışavurumunu hesaba katarak doğal halimle bulunmayı tercih ediyordum.  Kafamı önüme eğmiş bir gören bir daha tanımasın diye kimselere bakamıyorum. Klasik bekleme salonu muhabbeti ise katlanamayacağım en son şeydi. Aslında oradaki hiç kimse "Kardeş geçmiş olsun, neyin var?" havasında değildi çok şükür.

İçeri girdiğimde gözlüklü, fodul doktorla karşılaştım. Hızlı hızlı konuşmaları, "Çabuk anlat, yazayım ilacını da git" der gibiydi. Filmler diziler hep yalan dolan; Bu coğrafyada meslek, statü ve para kazanmak içindir demiş miydim? Hangimiz hastaydık kestirmek zordu. Doktorun karakterini çözmeye çalışıyordum manyakça. EEG çektirdim temiz çıktı. Yazdığı reçeteyi aldım çıktım.  Ne hastalığımdan bahsetti ne teşhisi söyledi. Elimdeki sigorta kartından ve ilaç prospektüsünden öğrendim Anksiyete hastası olduğumu.

Daha ilacı kullanmaya başladığım ilk günden etkisini hissettim. Daha sakin, daha ağır, daha huzurluydum artık. Çevrem de farkediyordu bu değişimleri ve çok memnundular. Korkularım geçti; Gök gürlediğinde yanımda birileri varsa kalbim çarpmıyordu artık. Yalnızken bile daha kontrollü korkuyordum. Fakat heyhat! Tuvalet yine bir Çağan Irmak dramı, götüm David Lynch absürtlüğünde. Bunlara ilaç nedenli ağır kabızlık da eklenince Amaaan sabahlar olmasın!... Bu ilaçla birlikte, zamanla mide kapakçığım bozulacak(bknz.antidepresanların kas ve sinir sistemine etkileri), buna bağlı reflüm ve reflü nedenli faranjitim azacaktı.

Proktoloğumun sitesi ile de bu dönemde, hemoroid ameliyatı olan arkadaşım için nette bir şeyler ararken haşır neşir olmuştum. Zor bir ameliyat geçirmişti. Onu bu halde görmek, bu alanda bir doktora gitme düşüncemi daha da erteletti. benim sorunlarımdan ailem dahil kimsenin haberi yoktu. Sadece kabızlığımdan bahsedebiliyorum utancımdan. Ablam  "O kabızlık başına bi iş açacak bi doktora git" diyor. Psikayatrıma söylüyorum, antidepresanımın yanına yazıyor bi laksatif yolluyor, içince az biraz düzeliyor sonra yine aynı. 

O sıralar  derin bir sinema ilgisi husule geldi. Olgunlaşmadaki tek olumlu yönüm ilgilerimi derinleştirme yeteneğimdi. Bitki seviyorum ve besleyeceğim diyelim, bir kaktüsü doğal iklimindeymişcesine yaşatabiliyordum. Her gün içeri dışarı taşımak pahasına yapıyordum bunu, evin onlar için en yararlı yerlerini anneme rağmen onlara ayırmak pahasına... Böylelikle önce en temel kült filmelerden başlamalıydım;Başladım da, izleme sırası Dövüş Klübüne geldiğinde benim için bir dönüm noktası oldu. Erotik sahnelerini izlerken içimde bir şeyler kıpraştı. Brad Pitt kaynaklı olmadığını Bay ve Bayan Smith'ten(sahi ne berbat filmdi o) biliyordum. belki Edvard Norton veya Helena Bonham Carter olabilirdi sebep. Diğer filmlerinde de benzer şeyler hissetiğim oldu. Ama hayır... Sanıyorum tam olarak bundan da değildi. Bunun cevabını da sonraki yıllarda onlarca porno ve erotik film izledikten sonra bulmuştum. Buna vakti geldiğinde enine boyuna gireriz, şimdilik robot olmadığımı kanıtlayan bu keşifin yarattığı değişim üzerinde durmalıyım. 

O filmden sonra iyi yönetmenlerin iyi filmlerini, erotik sahneleriyle birlikte izlerken daha rahattım artık. Yine kimsenin yanında soyunamıyor, plajda pareosuz gezemiyordum. Bunda 78 kiloya çıkıp vücuduma uğrattığım deformasyonun payı yadsınamayacak kadar büyüktü. Yirmiyedi yaşında bedenin 40'ında görünmesi, başkalarının yanında soyunmamak için geçerli bir nedendir. Kendini, bilgiye ve anlamaya adayıp estetiğe prim vermemek, buna rağmen o utancı kıramayp muayeneyi 7 yıl kadar ertelemek akıl karı iş mi?Değil. Grunwalski de pek akıllı değildi.

         "-Sıçmak iyi geldi
          -Tanrıya inanıyor musunuz?
          -Yanlış soru
          -Tanrı bize inanıyor mu?
          -Bir zamanlar Grunwalski adında bir arkadaşım vardı. Birlikte Sibirya'ya sürgün edilmiştik. Sibirya'ya mahkum olarak gittiğinizde trende hayvanlarla birlikte yolculuk yaparsınız. Buzlu bozkırlarda günlerce kimseyi görmeden yolculuk yaparsınız. Isınmak için diğerlerine sıkışırsın. Sorun ise rahatlamaktı, sıçmak... Bunu trende yapamazsın. Tren su almak için durduğunda bunu yapabilirsin Ama Grunwalski utangaçtı. Hatta beraber banyo yaptığımızda bile yüzü asılırdı. Neyse tren durdu ve herkes sıçmak için raylara atladı. Grunwalski benden o kadar rahatsız oluyordu ki uzaklaşıp yapmayı tercih etti. Tren hareket etmeye başladı herkes vagona atladı çünkü tren kimseyi beklemez. Grunwalski'nin ise sorunu vardı.  Çalının arkasında hala sıçıyordu. Elleriyle pantolonunu tutar şekilde çalının arkasından çıktığını gördüm. Treni yakalamaya çalışıyordu. Elimi ona uzatıyordum ama ne zaman bana yetişse pantolonu elinden düşer tekrar onu tutmaya çalışırdı. Pantolonunu tekrar tutar tekrar koşmaya başlardı ama pantolonu düştükçe geride kaldı.
         -Sonra ne oldu
         -Hiçbir şey.... Grunwalski donarak öldü..."

Diyordu yaşlı adam gençlere... 

2013 yılı
Anladım ki: bedenimle olan sorumu çözemezsem Grunwalski'nin kaderini yaşayacaktım. 
Çıplaklık özgüveni geliştirici bir unsurdur. Psikologlar ebeveynlere,utangaç çocukların yanında çıplak gezmelerini salık verir.  Aldım elime aynayı... Kıllı, selülitli, çatlak dolu vücudumun mahrem yerleriyle tanışmanın vakti gelmişti. Şöyle bir baktım "Tanrım bakamicim" diyip hemen attım, hiç tipim değildi, tanışmasak mı? Grunwalskiyi hatırla... Grunwalskiyi hatırla...Grunwalskiyi hatırla... Grunwalskiyi hatırla...5 Kasım'ı hatırlasım...Olmadı Bab-ı Ali Baskını2nı hatırlasam.... "Peki... Ta..t.. tanışalım o vakit". 
Tekrar aldım aynayı "Tipe bak, ulan öl be!"  yine attım. 
Böyle olmayacaktı. Açtım interneti(o zamanlar adult sitelere ulaşım daha kolay, medya sansürü bu denli azmamıştı) ne kadar açık saçık video varsa izlemeye koyuldum. Öyle eskisi gibi Jenna,Tori, Rocco falan değil. Amatör ve olabildiğince çirkin olanlarını. Başkalarının çirkinliği daha kabul edilirdi ilk mertebede. Bu insanlar binlerce kişiye show yapıyordu da ben tek bir muayeneden çekiniyordum? Bilemiyorum, belki de ilk adımı attığımda her şeyin değişeceğinin idrakıyla kaçıyordum. "Anksiyete kaçıştır" bunu da  filozof demişti sanıyorum. Yıllardır alışkanlıklarımın sıcağında otomatiğe bağlamış aynı hızda gidiyordum. İzledikçe eski rahatsızlıklarımın, uyuşmalarımın azaldığını gördüm. Böylelikle köklü bir normalleştirme programına başlamış oldum haliyle.

12 ocak 2015
Lavmandan sonra tuvalete giderken, doktorun bekleme salonunda kırklarında bir kadın ve yirmili yaşların başını sürdüğünü düşündüğüm genç bir erkek bulunuyordu. Döndüğümde suratım domates rengiydi. Biraz bekleyince odadan doktorla beraber çıktılar. Kadın ağlıyordu, doktorum onu teskin ediyordu. Öğrendiğime göre tıpta milyonda bir görülen, sanıyorum dev kolon denilen bu vaka: gencin kalın bağırsağının genişliğinin normalden kat be kat fazla olmasıydı. Bu da kakasını yaklaşık 15 gün aralarla yapabilmesi demekti. Ender görüldüğünden tedavisi de çok zordu. Ve bu genç buna rağmen rahatlıkla gülümseyebiliyordu. Kesinlikle o bir Grunwalski değildi. Bense o anda bile niye aynı saatlere başkalarını denk getirdi diye doktoruma kızmıştım biraz. buna rağmen meraklı köfteci gibi didik didik bu vakanın iç yüzünü araştırdım. Doktorum bunları bana anlatırken çocuğun bir de analismus olabileceğinden bahsetti. "O ne?" demez olaydım. Vajinismus benzeri, makat kaslarının mengene haline dönmesiymiş. "Sende de var biraz" dedi. Benden bir cevap bekler gibi bir garip baktı. Hiçbir şey söylemedim, söyleyemezdim. O anda doktorla göz göze gelmemek için yer yarılsa içine girerdim. Bakışlarından anladığım kadarıyla çaktı durumu. Beni sıkıntıya sokmamak için kapadı konuyu. Ne bileyim, bu zamana kadar ki doktorlarım, ilgisiz, sorulana dahi cevap vermeyen, söylenilen kadarıyla yetinen doktorlar(?) olunca sordum da sordum ...

Buradan çıkan sonuçlar: Grunwalski kadar da akılsız değilmişim.
Annelerin büyük çoğunluğu ağlak. 
Bende sadece birazcık analismus varmış.O kadar.
Meraklı ıkıntının burnu boktan çıkmaz.

 
bir ben var benden içerü o benden öte benden ziyade


24 Şubat 2015 Salı

AMNEZİ


Neredeyse bir buçuk ay geçti ameliyatın üzerinden. Kakamı yaparken yaşadığım acı tam gaz...Bir de kaşıntılar eklenmez mi. Kahin "Korkma geçecek bunlar da" demişti. Okul başladı, bu acılarla okulda sıçamazdım ki? Fen-Edebiyat fakültesinin tüm katlarındaki tüm tuvaletleri toplasam kütüphanenin bir katındakilere eşit. Fen Edebiyat fakültesinin bir katındaki öğrencileri toplasam, kütüphanenin tamamındaki öğrenci sayısına (Bu sayı final ve vize haftası on kat artar, sınavlar sonrasında on kat azalır) eşit. En makulu 5 dakika uzaklıktaki kütüphane helası oluyor böylelikle. Çünkü tuvalette bile diken üstündedir insanlar(mesela ben öyleyim). Çoğu insan ise bu kadın kadar rahat değildir (mesela ben değilim).




İlk izlediğimde ruh hastası olduğunu düşünmüştüm. Sonraları  bunu  Tüketici topluma  eleştiri mahiyetinde  bir metafor olarak sayıp sınıflamıştım. Şimdi ise o bir kahraman diyorum. Tıpkı Fellini'nin Amarcord'undaki Volpina gibi...


Sanıyorum acılarım vasıtası ile biraz mübalağa ediyorum. Bu kadınlara güzellemelerim markete ve kumsala sıçın anlamına gelmiyor. Sadece bu rahatlığa ulaşamayacak bir bünyenin isyanı diyelim. Umumi tuvaletlere girerken ve yoklarken adeta bir mabede girer gibi girmelerim de, demek hep "Tuvalette sıçan insanları rahat bırakın" düşüncesinin bir tezahürüymüş.
İki kadına(özellikle volpinanın topuklar havada) ve herkese tavsiyem: Bu acımasız dünyada, benim gibi aklı kıçında bi küçük emrah olmak istemiyorsanız, Sıçarken topuklarınızı yere değdirin. Bunu her alanda yaparsanız yine benim yanlışlarıma düşmezsiniz diyerek geriye dönüşlerime zemin hazırlayayım.


Sene 2008; İşsiz, güçsüz, bezgin, ilgisiz... Saçma sapan, dedikoducu bu muhitte yaşamaya çalışıyorum. Yolun başından sonuna kadar bütün kadınlar CIA ajanı formunda. Yolun başında oturan kadın, 24 saatte bütün mahalleyi birbirine sokacak 24 atom bombasında fitne-fücur gücüne sahipti. Serbest piyasa ekonomisini haiz devletler bu kadını tanısa berlin duvarının yıkılmasına gerek kalmadan onu yollarlardı komünist blok ülkelerine. Zaten kendisi sokağa ayak bastığından beri mahalle ahalisi hızlı bir çözülme sürecine girmiş, komşuluk ilişkileri zayıflamış, gidip gelmeler azalmıştı; Ev sahipleri bile tası tarağı toplayıp mülklerini satıp gitmişlerdi. Bu derece tesirli bir şahsiyetti. Ya karşı komşum? O gün karşı komşum olan G, "Yoldan geçenlerin ayak seslerinden kim olduklarını anlarım" demişti. Hayretle bakakalmıştım. Bu kötü bir şey olmasa gerekti. Herhangi bir suç unsuru bu çıkmaz sokağa kolay kolay giremezdi böylelikle. O çıkmazda kendime çıkar bir yol aramaya koyuldum.  Çıkar yol bulmaya çalışıp ıkınırken çıkış yollarımı kapattığımı idrak edemiyordum bile... Yoğun baskılar neticesinde: 
"-İlkokul mezunları nerelerde çalışıyor sen otur götünü büyüt", "Evlenmiyosun çalışmıyosun n'apıcaksın böyle" Bunlara karşılık:
"-Ama benim götümde tahayyül edemeyeceğiniz acılar vuku buluyor, nasıl çalışayım!" diyemedim ki... Utandım. Onlar da haklı; Orada ne trajediler yaşanıyor bilmiyorlar ki. İlgisizliğimi zorlama bir ilgi ile takas edip "Peki" dedim.

Ofise girdiğimde orta yaşlı gözlüklü bir adam oturuyordu masada. Ablam da benimle yukarı çıkmıştı. Kim iş görüşmesine ablasıyla gider? Benim gibi bir embesil. Kim kardeşinin iş görüşmesine birlikte gider? Ablam gibi bir gerzek. O kadar  dedim "Git bir kafede bekle" diye."Aman n'olucak?" dedi.

İlk iş günüm ilk hayal kırıklığıyla, başkalarının iş başvurularını değerlendirmekle geçti. Sandığım gibi büyük bir firma değildi. Ziyanı yok, ben kendimi geliştirir, yetkin bir yazılım-tasarımcı olabilirdim yine de. Bu adam endüstri mühendisliğinden geçmemiş miydi bu işe? O yaptıysa ben neden yapamayayım? RJ-45'in ne olduğunu dahi bilmeyen bu adam yapmış işte. Başvuran elemanların özelliklerini ona aktarırken "Yüzüne bakılır mı?" diye soran bu adam .ODTÜ mezunu, kendini 68 kuşağından(?) addeden bu adam!

 İşe aldığı kızlar Okan Bayülgenin konu mankeni edasında dolanıyorlardı ortalıkta. Ben hariç hiçbirinin bir şey öğrenme derdi yoktu, çoğu eğitimsizdi. Patronun aşk hikayelerini dinleyip kırıtıyorlardı. Bazen patronun arkadaşları gelirdi, bıyık altından pis pis bakarlardı. Bir kaç kez "Bu ciddiyetsizlikte bu iş yürümez" dedim, biraz bozuldu. Bir kaç gün içinde bu adamdan bir şey öğrenilemeyeceğini anlamıştım. Zaten o da tecrübe kazanıp giderim diye öğretme zahmetine girmiyordu. Bazı umutlarla girdiğim bu işten büyük bir hayal kırıklığıyla ayrıldım. Toplumsal cinsiyet ve mobing kavramlarıyla ilk kez ciddi manada karşı karşıya gelmiştim. Bu coğrafyada bir kadın, etten kemikten fazlası değildir çoğu zaman.

İşten ayrıldığım o gün eve geldiğimde uzun zamandan beri yaşadığım kısa süreli Amnezilerin en büyüğünü yaşadım. İsmim, cismim ve bulunduğum yere dair  hiçbir  fikrim yoktu. Önceki tecrübelerimde bellediğim şey: tutunacak bir imge bulmam gerektiğiydi. Bu bazen ismim, bazen kendi yüzüm, bazen anneme bazen ablama ait birşeyler olurdu. Bu sefer hiçbiri işe yaramadı. Boşlukta savrulan yaprak gibi 3-4 dakika kaldım öylece. Belki de deliriyordum. Az daha zorlayınca bir iki şeyi anımsadım, sonra duvardaki yağlıboya tabloya takıldım , nihayet yazılmaya başladı her bir anı zihnime. Lisedeyken yaptığım imitasyon bir resimdi bu. Tamamlanmamış olduğundan tüm mükemmelliğine rağmen 5 yerine 4 aldığım resim. Sonraları bütün bir resmi renklendirmiştim de saz çalan adamla yanındaki kadın desen halinde kalmıştı. Hayatımda yarım kalmış tonlarca şey bu boyalı bez parçasıyla simgelenmişti adeta. Ne zaman bu resme baksam Ege'deki E'yi düşünürdüm. Saz da çalardı, türkü de söylerdi. Güzel bir sesi vardı. Uzak olduğu için telefonda mini konserler verirdi bana. Bir gün "Zahide"yi bir söyleyişi vardı ki taş olsa ağlar, ben ağlayamadım. Ona kalsa çok uyumluyduk da baktım olacak gibi değil kesip attım. Arkadaş olamayacak belli, olmayacak duaya da amin denmezdi bende... Yine de unutmadım hiç, attım heybeye herkesi attığım gibi. Derin bir hissiyat(aşk diyorlar sanırım) beslemediğim  bu adamı bile istiflemiştim. 

Sahi nasıl bir şeydi aşk? Bazen kör kütük aşık olan arkadaşlarım olurdu; anlatırlardı. Her zamanki gibi onlar yaşar, bense izler dinlerdim. Onlar aşk acılarından dem vurup sigara dumanını savururlarken, bu anlarda "Götünden kol kadar bok çıkar da gör acı neymiş" diye nazar atardım. 
Yirmiyedi yaşına kadar aşık olamamış, cinsel uyarımları olmayan biri olsa olsa Aseksüeldir zaten. Frijit gibi terimleri kendime konduramıyorum tabi. Bir şeyler hissedebilmek adına bir iki porno film izlemeye gayret ettim. Ali Kırca'nın kasedi nete düştüğünde "bir bakayım" dediğim gün, pc me bulaşan virüs yüzünden tarayıcımı kaplayan kocaman penisten sonra bu kadar bulanabilirdi midem; Çocukken arkadaşımın evinde kaçak göçek izlediğimiz tutti-frutti kadar bile uyarıcı olmadı. Arkadaşımdan ilham alıp Tinto Brass falan izleyim dedim, hani işe estetik de girsin diye, tık yok. PC ye virüs bulaştırdığımla kaldım yine. Neyse  işin uzmanıydım da kimseler görmeden temizleyebilmiştim. Ne garip; insanlar yaparken ayrı virüs tehlikesi altında, izlerken ayrı... Git DVD al/kirala dendiğini duyar gibiyim. İç ses de haklı; Zamanında, bedenin tahakkümü konulu onca şeyi, Foucalt'yu Bourdeu'yu şusunu busunu okuyana kadar eyleme geçeydin "sidi var abi sidi(cd)" diyen apaçilerden bile gidip alabilirdin bunları.

Şimdi iç çamaşırı alırken bile uyuşturucu kuryesi psikolojisinde olman kader değil, bir seçim. Doktorun da dediği gibi: "İki seçim yaparsın, biri tutmak diğer koyvermek; Sen tutmayı tercih etmişsin"... Öyle, yapacak birşey yok...

Hafıza kayıplarım sıklaşmış, çoğunlukla uyku arasında yoklar olmuşlardı. Her sabah, "Çok şükür hala aklım yerinde" diye dua ederdim. Duayla olur mu hiç! Üstelik Tanrı'nın varolup olmadığı hakkında da bir yığın soru sorarken. Bir şeyler yapmalıydım. "Dünya" denen bu bok çukurunda yok olsam bile "Denedim" diyebilmeliydim.

20 Şubat 2015 Cuma

DİNLENME


İnsanın öyle bir çevresi olsun ki; ameliyat olduğunda bile, çevresindeki bu insanlar kendi dertlerini, eski anılarını en mühim konuymuşcasına her dakika döküversinler.

IKINTI:"-Ya ameliyatta ayaklarım öyle bir uyuştu ki, ne kötü bir şeymiş..."(Cümlem biter bitmez, tam diğer düşüncelerimi açıklayacakken)
F:" Ben geçen hasteneye kaldırıldığımda anestezide bi saçmalamışım ki [...] ) (1001. kez dinlediğim 1 saatlik bir hikayeyi anlayışla tekrar dinleyiş)

B:"-Nasılsın ıkıntı? (panikle aceleci aceleci sorar..)
IKINTI:"-Eh işte nasıl olayım, fena değil ama...." (Devam edecekken başladı heyecanlı heyecanlı çocuklardan, eski eşinden anlatmaya. Tımaraneye kaldırılabilirmiş falan filan. Dinledim)

İçlerinde görece S ve K(ablam) daha iyi bir dinleyiciydiler. K benim uyarmalarım sonucu biraz geliştirdi kendini. Aslında F'den çok bir şey beklemek benim hatamdı. Düşük yaptığı sırada kan kaybından sedyede gidiyorken, doktor "hastayı kaybediyoruz"  diyor, bu hatun "Koridorlarımı bağlayın" diye koridorlarda feveran ediyor. Kastettiği: "Kordonlar", bahsettiği de tekrar hamile kalmamak için bir korunma yöntemi.

Bu insanların bu süreçte benden zevkle dinlediği yegane şey: Doktorumun çömelerek bana sıçma dersi verdiği hikaye...Bir hafta geyiğini yaptığımız bu olay onların da doktoruma sempati beslemesine neden olmuştu. Bundan da anlaşılacağı üzre insanlar sıkıntı ve şikayet dinlemeyi sevmiyorlar; lakin kendi  sıkıntı ve şikayetlerini bolca anlatmayı seviyorlar. sanıyorum empati yoksunu tahammülsüz bir nesile aşina olamayacağım hiçbir zaman.

Herşeye rağmen bütün korkularımı, acılarımı bir yere koyup; Bu insanların problemlerini, gözlerinin içine bakarak dinlemeye çalıştım. Midemdeki yumruya(yumrunun içi "Ben nezaman anlatabileceğim?"le dolu) rağmen anlattıkları konular hakkında fikir belirterek geri dönüşlerde bulundum, Olur da umursanmadıklarını hissedip üzülmesinler diye.

Bu hassasiyetimi de çoklukla anneme borçluyum. Ona bir şey anlattığınızda, o daldığı hülyalara eklediği hafif bir ıslıkla yelkenlisini iterdi deryada. Çocukken katlanılabilen bu davranış gençlik yıllarında çekilmez hale gelip çoğunlukla çemkirme ve kavgayla sonuçlanırdı. Sonraki yıllar eğitilmiş ama öğrendiği şeyi beceremeyen çocuklar gibi zorlama dinleme tarzları geliştirdi. Mesela artık ıslık yoktu ve bana bakıyordu. Yine de bakışı beni delip geçer yelkenlisine kavuşmaya gayret ederdi. Bu anlarda anlattığım şeyin ne olduğunu teyit etmek isteyen sorular sorardım. Suçlu bir çocuk gibi gülerdi. Yapacak bir şey yoktu. Uzunca bir zamandır kendimle ilgili kimseye bir şey anlatasım da yoktu. Ola ki bir yerlerden kulağıma gelen "Ikıntı da çok soğuk kendini beğenmiş" diye şikayetler olmasa, gül gibi mesut, bahtiyar geçinip giderdim bu ademoğluyla.

Şimdilerde yine daha önemli olayları düşünmek zorundayım. Olayların failleri küstahça gerinirken acısını bizler çekmek zorundayız. Sana layık bir egoist olamayacağım sanırım Stirner. Ama biliyor musun, öyle bir zaman ve mekandayız ki, öyle insanlar görüyorum ki; seni düşündüğümde masum bir imge beliriyor zihnimde. Hani bıyık altından gülmeyeceğini bilsem "Aslında iyi bir insanmışsın" bile derdim.

10 Şubat 2015 Salı

İSTİFÇİLİK

"Sıçabilmek Nimettir"

Altıncı günden sonra tuvalet araları daraldı, günde 3-4 kez kakam gelmeye başladı. Her geldiğinde yapsaydım, rekor kırabilirdim(13 kurala göre çok sıkışmadıkça yapma). Hatta bir keresinde telefonda konuşurken altıma yapıyordum. Hele ki yeşil mercimek(13 kurala göre lifli beslen)  yediğim o gün...


Tehlike, ilk 10 günle beraber geçti. Kanamalar azaldı. Keten tohumundan azat edildim. Eh, tuvaletteki acıları gazoz gibi içecek mazoşist bir bünye de var. Benden mutlusu olmamalı haliyle.Öyle olmadı işte. Ameliyatın iyi geçti, acile kaldırılma tehlikesi geçti, muz kıvamında  çıkarıyorsun! Şükret be kefere! Korkuyorum hala, eskisinden daha çok. Bu şey gibi: Bir işte, istediği pozisyona gelen, orayı kaybetmemek için ölesiye korkan, bunun için deli gibi çalışan birileri gibi. Ve şanssızlığım her an açığımı kolluyor gibi. Gökten üç elma düşse bir tanesi benim kıçıma girer bilirim. Kimbilir neler vardı sırada. Yaşadığım çoğu kötü tecrübe, Kendini gerçekleştiren kehanet'in ürünüydü. Bu ruh haliyle ıkınmanın üstesinden gelimezdi. Doktora, "terapi işe yarar mı" dediğimde "Yok" dedi, "Herşey kafada bitiyor".
Bitiyor bitmesine de, bende son safha yerinde sayıyor.
 1) Şok ve inkar
 2) Kızgınlık ve isyan
 3) Pazarlık
 4) Depresyon
 5) Kabullenme

Hepsi tam tekmil, kabullendim, durumumum farkındayım fakat hala bir değişiklik yok. Gözünü sevdiğimin Pavlov'u yalan mı söleyecek? Olmuyor işte, öğrenilmiş bir şey kafada silmeyle silinmiyor. Alışmışım biriktirmeye; Çıkış yolları açıldı, yine de 14.gün, çıkarmak için tuvalette nefes egzersizi yapıyorum  ve kendimi harap edercesine, çaresizce ağlayarak korkuyorum. Hala, misafirler varken tuvalete gitsem mi gitmesem mi diyorum, uyanıkken değil ama uykuya dalarken ya da uyanırken makat kaslarını sıktığımı farkediyorum. Belki de bu lanetten asla kurtulamayacaktım. Kimi uyuşturucu bağımlısı olur, kimi para... Ben de ıvır zıvır istifçisi kaygı budalasıyım işte, başta bokum olmak üzere tutuyorum herşeyi.Ulan unut be,unut? Sil gitsin, sal gitsin!At gitsin!
Olmuyor...

    2000Li yıllar: İlk kez çok sevilen birinin ölümü, geç mezuniyet(bir dönem fazladan),KPSS hezimeti. O sıralar, eskiden önemli olan bir çok şeye karşı ilgisizim... Olur da kütüphanede eski basım bir kitap bulabilirsem benden mesudu yok. Ara sıra sinemaya gidiyorum. Okudukça, ilk coşkuyla sarıldığım sol görüş, küçük öfkeli bir çocuğun haykırışları gibi gelmeye başlıyor. Otoriteden ölesiye tiksiniyorum; Baskıdan ve sansürden...Götüme yıllarca uygulayacağım ambargonun, o zamanlar farkında değilim henüz.

Ordan burdan gelen; "iş bul","evlen", "öncelikle evlen", "Kocan nasılsa bakar sana" tavsiyelerini kulak arkası etmek lazımdı. Sevgili yapıp getirsem, orospu damgasını vuracak insanlar için, esas orospuluk ahlaklı bir şeydi. Evlilik gerçekten de bir çok kadını fahişe yapıyordu. "Kabızlık,  dışkının niceliği(sıklık, çokluk, azlık,vs)  değildir, zorla çıkarıyorsan bu kabızlıktır" demişti doktor. Bu da böyle bir şeydi. Tek kişi ya da çok kişi olması farketmez, yaptığın seks karşılığında maddi bir şey bekliyorsan olay bitmiştir. Tek kişi boyutu aidiyet temelli kültürel getirilerin sonucudur. İşin duygusal boyutuna gelirsek: Çoğu evlilik uyumsuz çiftlerin birbirine aşık olması sonucu oluşurdu. Sonra doğru dürüst bakamayacakları, aşk meyvesi dedikleri çocuklar gelirdi dünyaya. Sormaya başladığım günden beri biliyorum ki bunlar beni kesmezdi, belki sonra. Daha bokunu doğru dürüst çıkaramayan ben, çocuk mu çıkaracaktım! Bilinçaltımın bu anksiyete nöbetleri "uyumsuzluğum" temelli olabilirdi. Bazı başarısız kısa iş tecrübelerinin müsebbibi de popomdaki karnavalı bir yere koyarsak, yine bu uyumsuzluktu.

Bazıları uzaydan geldiğimi ima edip dururdu. Bunu ciddi ciddi düşünmüşlüğüm çok oldu. Yaşadığım toplumun beklentileri ve kendi beklentilerim arasında uçurumlar vardı. Ya onların huyuna gidip kendime yabancılaşacaktım ya kendi huyuma gidip topluma yabancılaşacaktım. Her halükarda yabancılaşacaktım. İkisi arasında gittim geldim. Bu gidip gelmeler pek tatmin edici değildi. Her seferinde bir parçam zayi oldu.

2000 yılının ortalarını biraz geçerken, kabızlığıma başka unsurlar eklendi: Tuvaletten sonra ateş ve titreme nöbetleri. Acısı da cabası. Bu acılı tuvalet halleri sosyal hayatımı da etkiliyordu. Ne zaman bir şeyler planlansa Ama benim dötümde dayanılmaz acılar var cümlesi onlara, "İşim var, kitap okuyacağım, gelemeyeceğim azizim" mealiyle aksederdi. Utanç verici bu durumu kimse bilmemeliydi. Böylelikle kendimi muaf tutardım toplanmalardan. O yıllarda dünyada kapladığım yer 70 kg kadardı.. Bundan rahatszızdım, yine de yemek yemek mutlu edici bir olaydı, çıkarması acı. Hissettiğim çirkinlik, gerçek çirkinliğimden azdı. Bunu da ileriki yıllarda farkedecektim. Çünkü estetik: aptallara göre olan gereksiz bir kaygıydı o zamanlar. Başka bir açıklaması da iyi bir yalancı oluşumdu.. 

 Hareketsiz yaşamımdaki tek renk kitaplardı. Özellikle Rus Edebiyatı. Bir Batı edebiyatı klasiğine karşılık 5 Rus klasiği okurdum. Kısa bir ara verdikten sonra tekrar gittiğim İl Halk kütüphanesinde bazı değişiklikler farkettim. O gün Gazap Üzümleri'ni alacaktım. Görevli:
"-Okumadınız mı daha?Çok güzel kitaptır" 
"-Hayır."  Evet ve hayır yeterliydi. Fazlası gereksizdi tanımadık insanlarla.
"-Bunun yeni basımı da vardı." Elindeki kitapta eksik sayfa arayarak, alternatif sunuyordu. Bense o sıra, ilk kez gördüğüm bu adamın kocaman cüssesine, iri ela gözlerine( o zamanlar kumral-ela göz favorim)bakıyordum. Bulmaca çözmekten başka şey yapmayan o beyaz saçlı, tembel adam neredeydi acep?
"-Farketmez eski  olduğu için alıyorum"
"-O zaman daha çok alın. Basım yılı eski olup da okunmayan kitaplar atılacak."

Beynimden vurulmuşa döndüm. Nasıl olurdu, nasıl atılırdı onca yılın izleri! Benim okuduğum, okurken beni değiştiren anlamlar, benim değiştirdiğim anlamlar, dokunuşlarım; Hepsi atılacaktı. Eğer en eski okunmamış kitapları alır da okursam, "Okunuyor" deyip bırakılacaktı. 
"-Okumasanız da alın" dedi, tekrardan bu kocaman adam. O vakit bu adama ılık ılık bir şeyler aktı içimden, heyecanlı ve hızlı konuşmalarını sempatik bile buldum. Başka bir şeyler hissetmek için zorladım, çok  zorladım, olmadı. Olmazdı, o zamanlar bunun suçunu dengesi bozulan hormonlarıma yormuştum.

O günden sonra bir sürü eski kitap aldım. Bazen geri götürmemeyi düşündüm. Yapamadım. O an anladım ki: hayatım boyunca haketmediğim hiçbir şeye sahip olamayacaktım. Sevgi ve güven de bunlardan  ikisiydi. Bunları hakedebilmek için, inanmak gerekli ve yeterli koşuldu. Bense neye inanacağıma bile karar veremeyen agnostik yararcılığın kıskacına takılmış acezeye mensuptum. Felsefi şüphecilik ise kalkanımdı. Bu şüphecilik biriktiriciliğimi perçinledi.

Kitapları geri götürdüğüm zaman kötü şeyler hissetmeye başladım. Okuduğum bir kitap benimle güvende  olmalıydı. Hatta başka kimse dokunmamalıydı. Yıılar boyu süren istifçiliğimin belki de en elit şekli o yıl başladı: Okuduğum kitaplarımı istiflemeye başladım. Böylelikle içimde(bok, anılar) ve dışımda(ıvır zıvır, basit bir örnek:bozuk tükenmez kalem spirali) biriktirdiğim değersiz şeylerin iğrençliğini örtecek kıymetli bir hazine yaratabildim. 




6 Şubat 2015 Cuma

YEMEK YEMEK


İlk sevinçlerimi yaşadıktan sonra hela ile aram açıldı. Doktora sordum "Yemek yemiyorsundur" dedi. Bana kalırsa yaşadığım şişkinliğe ve gaza rağmen bile çok yiyordum. Madem Ulu manitu öyle diyor, daha da artırdım.Son bir kaç yıldır yemek yemek bir mecburiyetten başka bir şey ifade etmiyordu.
Mide fıtığı nedeniyle:Ekşi ve Gaz yapan yiyecekler (kurubaklagiller, süt ürünleri, yağlı kızartma,limon, baharat)yasak
Gastrit ve şüphelenilen İBS nedeniyle: sebze, meyve gibi lifli yiyecekler yasak.
Kalıyor makarna pilav gibi karbonhidratlı yiyecekler;karbonhidrat-şeker tüketimi ile hırsutizm ve reflüyü tetiklediğinden uzak durmalıydım.
Ete de çok düşkün değildim.Yiyecek hiçbir şey kalmıyordu böylelikle. O sıralarda isviçreli bilim adamlarına öykünüp izlediğim bilim-kurgu filmlerine gıpta ediyordum. 21. yüzyılda, beslenme hala klasik yöntemlerle yapılıyor ve ben hala ağrılı kenef tecrübelerine mahkumdum.

Ayrıca yemek yemenin çok da matah bir yanı yoktu. Bunu eskiden neden bu kadar sevdiğimi ve onca kiloyu nasıl aldığımı ise anlayamıyordum.Yemek yemek, seks,  her türlü duygusal bağlanımlar ve aşk bile hep aşağı şeylerdi.O zamanlar pek değer verdiğim Bilim bunlara çözüm getiremiyordu; ya bu deveyi güdecek ya bu diyardan gidecektim. Maslov'un hiyerarşisi aradığım soruların yanıtını kısmen verse de "Fizyolojik Gereksinmeler"i dahi halledemeden "Kendini Gerçekleştirme" kısmına nasıl atladığımın cevabını Erikson'da buldum.
Maslow: Bulunduğun basamaktaki ihtiyacın karşılanmazsa önceki basamaklara dönmen kaçınılmazdır.
Erikson: Bazı eksiklerimiz bizi başka alanlarda başarılı yapar.
 Proktoloğum: "Çok sıçmak için çok yemen lazım"

Eski kilolarıma dönme korkumu dile getiriyorum. "Bir şey olmaz bana güven" diyor. Zaten tuvalet sorunumu çözmek herşeyden daha mühimdi. Yedim, ne bulursam yedim çünkü böyle buyurdu Ulu manitu. Nohut, portakal, mercimek, bulgur, ne gelirse yedim hatta kola bile içtim. Eskiden olsa karın ağrılarından kıvrandıracak bu şeyler artık hafif bir şişkinlikten öteye gitmiyordu.Çünkü gaz çıkması gereken yoldan çıkıyordu. Bu şişkinlik de, doktora göre ameliyat kaynaklıydı; zaman geçtikçe azalacaktı. Ben beni bilirim hala her türlü vehime gebeyim.

Zamanımın çoğu yatakta geçiyor. Dolabın üzerindeki valize bakıyorum. Bu ameliyata harcadığım parayla biraz ıkınıp bir Afrika turuna çıkabilirdim. İlk gençlik yıllarımın iki hayalinden biri dünya turu diğeri akademik eğitim alıp yapay zeka geliştirmekti. İkisi de olmadı.

Sene, milenyum dedikleri 2000 senesi. ÖSS o zaman tek sınavdı. Bütün yaz çalışmış dersane parası biriktirmiştim. O zaman bu parayla ikinci el bir araba alınıyordu.  O sıralar Ivan Illich ile de tanışmadığımdan mütevellit Eğitim şart diyip bundan da vazgeçtim. Ne yaman çelişkidir ki onunla da okulda tanışacaktım. 

Girdiğim dersane yeşil sermayedendi. Bunu, abime dersanenin adını söylediğimde aldığım tepki sonrasında öğrenmiştim. "Ne işin var tarikatçıların dersanesinde?" demişti. Gerçekten de ilk kez bir "Abla evi" ne gitmiş, İlk kez bir "Feytullah Gülen" propagadandası izlemiştim.
TM çıkışlı olan ben tutturmuştum Bilgisayar Mühendisi olacağım diye. Farklı bölümlerden alan tercihinde puan kırılıyordu.ÖSS'de ful yapsam ancak girebiliyorum. Ikınmaya devam. Şimdi okuduğum üniversitedeki "İlahiyat" temelli doçentleri görünce aslında İlahiyat Fakültesini bitirsem yetermiş diyorum. Nereden bilecektim?

Kalbimin bir köşesinde olan Sosyal bilimleri ne zaman olsa yapardım. Önce Bill Gates olayım hele bi. Olamasam da Mühendis açığını kapar, orta gelir grubunun biraz üstüne çıkabilirdim. O zamanlar para önemli. Annemin çok istediği çiftliği alabilmenin, dünya turuna çıkabilmenin yolu hep ondan geçiyor. Hayallerimi paylaştığımda herkes veriyor gazı "istersen herşeyi başarabilirsin" diye. Nah başarırsın! Ancak Ikınır basur olursun o kadar.

 Spor yapıyordum.Bu nedenle görece daha iyi iyidim tuvalette. Bir iki arkadaş edinmiştim. Üniversiteyi de kazanırsam benden mesudu yoktu. Yine de eksik bir şeyler vardı. Lise yılları boyunca hissettiğim, nedenini bilmediğim huzursuzluk içimi kemiriyordu. Lisede aldığım kiloları mezuniyet balosuna kadar vermiştim vermesine de karşı masada beni kesen sarışın (o zamanlar sarışın mavi gözlü severdim) uzun boylu çocuğa bir pas verememiştim. Odunluk diz boyu. Bu odunluğum en çok aile eşrafını ve konu komşuyu mutlu ediyordu. Fingirdek bir kız gördüler mi hemen beni örnek verirlerdi. Bense gerizekalı gibi bununla gurur duyardım. Erkendi zaten, önce üniversite bitmeliydi sonra herşey olurdu.

Dersaneye başlarken muhit değiştirdik; yeni ev, yeni bir tuvalet(klozetli). Amcamlarda farkedemediğim, klozet nedenli kabız olduğum gerçeğini az buçuk görmeye başladım. Bu gerçek: Klozette sıçamamaktı. İki büklüm olduğum pozisyonu bir kenara koyalım klozetin hijyen olmayışından tedirgin oluyordum. Ergenlik yıllarım koca koca ansiklopedilerde sağlık ve cinsellik konularını okumakla geçmişti. Bel soğukluğundan, mantara kadar bilmediğim yoktu. Yine o yıllarda biyografilerini okuduğum yazarların çoğu Frengiden göçmüştü. Bu benim başıma gelmemeliydi. Elimden gelse klozetin kenarına çıkar çömelirdim. Tuvalet kağıdı sermek kar-zarar  hesaplaması yapınca daha makuldu, düşüp bir yerleri kırmakta vardı.

İlk kez gördüğüm fen dersleri, geri-zekalı komşuların sık ziyaretleri, kabızlık sonrası zonklamalar ara sıra tutulduğum korku nöbetleriyle geçen ekşi bir yıl....Nedenleri vardı bu korkuların, mesela gök gürültüsü, gece evde yalnız kalmak gibi ve tam olarak panik atak gibi değildiler. Onunla ilk karşılaşmam ÖSS sınavındaydı; Adresimi dahi unuttuğum, süreyi yettiremediğim, ellerimin tir tir titrediği o 3 saati hiç unutamadım. Acemiliğe yorup 2 kez daha girdim hepsinde aynı terane. İlk seferi hatırlıyorum da; sınav sonrası eve geldim, misafirliğe gelen komşulara siktiri çekip odama kapanmıştım. Herkesi suçlamıştım da; çok sevmediği bir alanda, ıkınarak ilerlemeye çalışan kendime toz konduramamıştım.Yetişkinliğe adım atmıştım her boka aklım eriyordu ama o zamanlar farkedemediğim bir olmamışlık vardı. İyi-kötü bir iki arkadaşlık kurabildiğim olurdu, devamı gelmezdi... 
Üniversiteye girdiğimde hep ertelediğim karşı cins münasebetlerini  eskisi gibi geçiştiremiyordum. sürekli sorgulanıyordum bu anlamda. Bahaneler uydurup duruyordum. Onun sapı bunun çöpü. Kimseye bağlanamadığım gibi bir çoğu başlamadan bitiyordu. Neden? Yıllarca bu soruyu sordum. Lise ikide o çok beğendiğim yeşil gözlü romanyalı K ülkesine dönerken kapıda öylece bakmıştı da kapıyı yüzüne çarpmıştım. Çarpmasam ne olacaktı? Gülümsesem, yarım yamalak türkçesini  binbir takla atarak çözmeye çalışsam gitmeyecek miydi?Gidecekti. 

Giderek, o tiksindiğim garantici, hesapçı tiplere benzemiştim korkaklığım yüzünden. Haklı tarafları da vardı bu uzaklığın. Ergenlikten beri sıçma sorunları nedeniyle sürekli acı ve sıkıntı yaşadığım bir bölgeden nasıl zevk alınacağına dair hiçbir fikrim yoktu. Aşk'ın tek başına anlamsız olduğunu, amacında sex olduğunu bilebilebilecek kadar psikoloji, biyoloji bilgisi edinmiştim maalesef.Bu halimle kime ne hayrım olurdu? Zaten de Bu coğrafyada sağlıklı bir cinsel kimlik edinmek  imkansıza yakındır. Az buçuk edinenler kör topal idare ederler. 

Başa dönersek, ne demişti Erikson: Bazı eksiklerimiz bizi başka alanlarda başarılı yapar.
   
Son tahlilde:Sex ve yemek  yakın iki kapıdır, birincisi açmazsa diğerine gidersin. Sıçamamaktan mütevellit hiçbirinden zevk alamadım.



4 Şubat 2015 Çarşamba

İLKLER

 "Değişim"

Üçüncü günün akşamı nihayet beklenen elmas çıktı. On yıl önce  "Gün gelecek kaka yapabildiğin için sevineceksin" deseler "Kıçınız açıkta kalmış sizin" "Az için içtiklerinizi" falan derdim.

İlk kez tuvalete gitme hissini yaşadım. On yıldan beri ilk kez hissettiğim bu şey  paha biçilemezdi. Hele ki ağrısız acısız yaşasam  İlk aşk'tan daha tatlı gelecekti bu duygu.

İlk kez ıkınmadan kayıp gitti. Gene ağrıyordu gene acıyordu, hiç birini umursamadım. Kan revan olan tuvalet bile umrumda değildi. Hani yıllardır görmediğim pek sevdiğim birini görsem böyle sevinmem.

İlk defa farklı bir şekilde çıktı. Bristol Dışkı Ölçeğine göre Tip 3'e benziyordu. Elimdeki 13 maddelik listeye göre ilk zamanlar Anamur muzu'na benzemesi lazımdı da anamur muzu nasıldı acep? Şu uzak durduğum tatsız yerli muzdur diye düşündüm. Sonrasında çeşit çeşit muz alıp görsel karşılaştırma yoluna gidecektim. On yıl boyunca her tipte sıçmıştım da bir tek normal olan 4 tipinde sıçamamıştım. Buna rağmen durumumun ne kadar vahim olduğunu idrak etmem uzun zamanımı aldı. Çok şükür bu günleri de görmüş bir yere kadar normal kabul edilen tipte sıçabildim. Nur topu gibi bir gaitam oldu. Biraz romantik biri olsam mutluluktan ağlayacaktım hani...

Doktorum, kafamın bir kenarına sinmiş hesap soran mağrur bir poz veriyor. Diyecek hiçbir şeyim yok. Çok mahcubum (şimdilik). Ben beni bilirim; İleriye dönük korkularım vardı ve içinde bulunduğum vehamet ile haklı çıkarabilirdim kendimi. Hem hala boğazıma kadar yemek yemek ve keten tohumu içmek zorundaydım. Yıllarca benden bir parça haline gelen Ikınmaksa yasaktı.

İlklerimi yaşarken ilk ıkınışıma açtım yelkenleri. Doktorum Annelerin tuvalet alışkanlığı konusundaki takıntılarına yormuştu. Yok öyle bir şey, hiç karışmaz demiştim. Ya da ben hatırlamıyordum.Başta Psikanalitik Kuramlar olmak üzre bir çok kuram anal dönemin kişiliğe etkisi üzerinde durur. Videodaki tüm sorunları yetişkinlikte az çok yaşadım.



Sonra da "Toplumsal Baskı"ya değindi. O olabilirdi işte. Her şeyi içselleştirebilecek hassas bir mizacım vardı. "Ay ben burda sıçamam çok piiiiiess!" diyen kızlar kadınlar vardı çevremde. Hatta bazıları paranoyaya götürüp girdikleri tuvaletlerde izlenebileceklerini ileri sürüyordu. Böylekle en güvenli ortam olan "Evdeki tuvalet"e ulaşana kadar tutuluyordu dışkı. Bunun da normal dışkılamayı bozucu etkisi vardı. Boşuna dememişler "Cehennem başkalarıdır" diye.


 

Dördüncü günkü tuvalet deneyimim pek sancılıydı. İstemsizce ıkınınca inanılmaz bir kanama oldu. Ellerim uyuşmaya başladı ve sonrasında aynı ritüel: panik atak, anksite huzursuzluğu, doktora hürmetler, acıklı senaryolar... Durum normale dönünce, "Neden bu kadar ehvamlıyım?" sorularına eşlik eden büyük bir utanç. Bu sıkıntılar ve yatakta geçirilern zamanın bolluğuyla Flash back ler patlar.

1994'ün yaz ayları, Amcabeylere uzun bir ziyaret. Yaklaşık bir ay kaldığım bu evde hatırladığım üç şeyden biri:  Kitaplıkta bulup okuduğum Jane Austen'den "Pride and Prejudice" idi. O yıllarda bulduğum her şeyi okurdum. İkinci hatırladığım şey "Dedikodu": Yengem ve kızkardeşleri, dünyanın en doğru insanlarıymışcasına herkesi çekiştirir herkeste bir kusur bulurlardı. Alaycı ve yaftacı bu gruba katılmayan, gülüp geçen tek kişi yengemin en küçük kız kardeşi olan S idi. Onu çok ayrı severdim. Amcamdan, yengemden de çok. Akrabalık  aidiyeti yeterli değildi birini sevmem için. O gülümsediğinde, yabancı olduğum bu ev sanki kendi evim gibi gelirdi. A-sosyal bir kızdım, yengeme kalsa orada geçireceğim zaman sosyalleşmem için bir fırsattı. Eve gitmek istemelerimin o günkü pısırıklığımla bir ehemmiyeti yoktu.

Günlerden bir gün; sanıyorum ilk günlerdi, Tuvaletteyim, burada geçireceğim zamanı fayansları enine boyuna sayıp çarparak değerlendiriyordum. Kapıya biri(Amcamdı) vurdu, ses vermedim, gitti. Sonra yengem seslendi. Cevap verdim. İşimi bitirip çıkınca, neden uzun kaldığımı sordu, kabız olduğumu söyledim. Pek belli etmeselerde ortak kullanımdaki tuvaleti bu kadar uzun meşgul etmem hoşlarına gitmemişti. Amcamın garip takıntıları bununla sınırlı değildi. Lambaların açık unutulmasına kızardı ve sabahtan akşama kadar, oturduğu aynı koltuğunda haber programı izlerdi. Kendi evimde ışıkları açık bırakmak pek sorun olmazdı bu alışkanlığı orada da sürdürdüm haliyle. Her seferinde fırçayı küçük kızları M yedi. Sonraları daha fazla dikkat ettim çünkü haksızca hırpalanan M nin isyanı ayyuka çıkmıştı. Şımartılmış, küçük sevimli bir kızdı. Misafir oluşum, babama benzeyişim ve sanıyorum yetim bir kız olmam nedeniyle bana tek kelime etmezdi Amcam. Ara sıra gülümseyerek benimle konuşmaya bile çalışırdı, konuşkan olmayan iri cüsseli bu adam. Zoraki olduğunu bilirdim, akraba bağlarımız pek güçlü değildi. Bu durum yengeme çok garip gelirdi. Sanıyorum benimle ilgilenmesini yengem salık veriyordu, evde rahat etmem için elinden geleni yapıyordu. Rahat değildim.
Çocukluğum eski bir kasaba evinde geçmişti. Tuvalet alaturkaydı orada. O yıllarda alafranga tuvalet pek yaygın değildi. Amcamlar da Almanya'da yaşamanın etkisiyle klozete alışmış, evlerindeki alaturka tuvaleti küçük bir depoya çevirmişlerdi.

Kabızlığım sıklaşmıştı. Yengem'e göre bunun nedeni hava değişimi ve çaydı(Bunu da içselleştirip yıllarca çay içmeyecek ya da açık içecektim). Alışık olmadığım klozeti de bir yana koyarsak,  tuvaletimi kısa sürede yapabilmemin tek yolu ıkınmaktı. 

 Tuvaletin bile süreyle yapıldığı hızlı bir toplumsal dönüşüm gerçekleşiyordu o yıllarda. Kırdan kente göç ile Tüketici toplum çığ gibi büyüyordu.. Her gün, fabrikadan malı gibi birbirinin aynı  yeni(?) bir sürü popçu türüyordu. Kültürel değişim en iğrenç basamağına gelmişti. Cumhuriyetin ilk yıllarında yerleştirilmeye çalışılan yüksek kültür, 60 darbesinden sonra halk kültürüne, 80 darbesinden sonra ise popüler kültüre yerini bırakmıştı. Bu dönemde düşünmeyen, sorgulamayan bir gençlik hasıl olmuştu. Bütün bunlar olurken ben Elizabeth gibi asi bir kızın Darcy gibi bir züppeye nasıl aşık olduğunu sorguluyordum. Darcy bir derebeyiydi. Sonradan, huysuz, kibirli bu adamın,  kölelerine iyi davranan, iyi(?) biri olduğunu öğreniyoruz. İyilik ve adalet kavramını sorgulamaya başladığım yıllardı. 

Yıllar boyu başıma dert olan illetin temelinin sağlamlaştığı bu ev dayanılmaz bir hale gelmişti. Yengem de, her şeye rağmen sosyalleşmede sorunlar yaşadığımı görünce eve gitme isteğime kayıtsız kaldı. gerçekten de o yaz boyunca, zorla götürüldüğüm düğün-dernek, oturmalar dışındaki zamanımı okuyarak geçirmiştim. Yengem bu durumu küçümsüyordu. Ona kalsa okul kitapları, dersler daha önemliydi ve dikiş nakış öğrenip çeyiz hazırlamalıydık.  Önceleri onlara karşı  nedenini bilmediğim bu antipatiyi cahilliklerine veriyordum. Sonradan anladım ki, en doğal hakkım olan tuvaletimi rahatça yapma hakkımı elimden almışlardı. O zamana kadar elimden alınan onca hakkın içinde belki de en önemlisi buydu.

Özgürce sıçamadığın bir dünyada Haktan söz edilemez.

3.GÜN

 "Sağlık

Üçüncü gün olduğunda hala kaka yapamamıştım. İçimde bir huzursuzluk vardı.  Doktorumu arayamıyorum; ablam olacak insan, panik atağımı söylediğinden beri doktorum, "Panik yapma ıkıntı, bana güven!" diyip, hüsnü kuruntulu biri gibi hissetmeme neden oluyordu. Kıçımda her an patlayacak bir bomba var  gibi hissediyordum.
Bugün iğne günüydü. Biraz yürüyeyim de bağırsaklarım çalışsın diye, yakınlardaki Aile Sağlığı Merkezinde iğne olmaya karar verdim. F ile gttik iğne odasına girdik. Bu ülkede bilinçsiz iğne yapanlar yüzünden sakat kalan ve ölen insanları düşündüm. Kadının rahatlığı, ancak normal bir insan kadar kaygı duyacak seviyeye düşürdü korkularımı. Ampulu aldı, kırdı.
"-Bu ne? İlk kez görüyorum" dedi. Kan pıhtılaştırıcı dedik, korkularım yine maksimuma çıktı. F'ye baktım. O da kaygılandı.
"-Damardan yapılıyor bu, kalçadan yazılmış, doktora sorayım bi" dedi çıktı. Söylenmeye başladım. Doktor da kararsız kalınca Bilge Filozofu(Proktoloğum) aradım. Onay çıktı. İğne odasına dönerken Kadın:
"-Reçete beni kurtarır" dedi. Kafama bir şarjör mermi boşaltsaydı daha iyiydi. Bu coğrafyada herkes götünü kurtarma derdindedir. İnsanın değeri yoktur. Bu insanların vicdan yerine ne taşıdığını görmek isterdim doğrusu. İçimden bir ses "-Sen doktoruna güven" diyor; Diğer bir ses "-Neden?"... İğne kalçama girince hepsi sustu. Eli hafifti. Ne demiştim: İşini iyi yapan herkese saygı duyarım. Kadın, aramızda 7 yaş olan F'ye "-Annesi misiniz? Zaten ürkek, siz böyle yapınca daha çok korkuyor" dedi. Her kadının bozulabileceği gibi F bozuldu. Ben de bozuldum. F'yi yaşlı beni de çocuk gibi hissettirdi yelloz. Sanıyorum onun saçlarıydı buna neden, daha o yaşta saçında bir tane siyah tel yoktu, kar gibi bembeyazdı. Boyanın altından çıkan yarım santim beyazlık seyrek olan saçını iyece seyrekleştiriyordu. Erkeklere karizma katan şey kadınlara hiçbir şey katmıyordu genelde. Erkeklerin saçlarını boyaması ne kadar  itici ve anormalse, kadınların boyamaması o kadar iticiydi. Benim içinse beyaz saç iki cinste de güven verici ve sempatik bir unsurdu. F'yi sempatik yapacak başka bir sürü özelliği de vardı. Mesela "Psikiyatri" diyemiyordu ve daha bir sürü kelime; En son benim bile zor söylediğim "Fenomenoloji" dedirtmeye çalıştım zar zor başardı. Bu durumuyla dalga geçebiliyordu kompleksizce. Komik gelmiyordu da kendiyle dalga geçişine gülüyordum. Bu hali gerçekten çok hoştu.

Eve gittik.Otuz dakikalık yürüyüş bile kakamı getirmemişti. O günlerde çıkaracağım bok elmastan daha kıymetliydi. Ablam akşam gelir gelmez ilk onu soruyordu, F ise tuvaletten çıkınca...On tane LPG'li aracı on kilometre yürütecek gaz çıkardım da bir gram bok yoktu.

Durumumun Özeti
Bir sürü yemek yiyor ,bir sürü keten tohumu içiyorum, Doktoru ara diyorlar, elim gitmiyor. Öyle kızgındım ki. Hani vaatlerin doktorr? Duş perdelerine gelesin doktor? Ameliyat ettiğin bütün basurlu popolar kabuslarına dalsın doktor! ve daha nice hürmetli söz... "Kabız olacak gibi yiyeceksin ama kabız olmayacaksın" dediydi.Yediklerim birikiyor nasıl çıkacak bunlar doktorrr? hata bende.Güvenmeyecektim.

Sağlık sektörü başlı başına muamma: Kamu özensiz, ideolojik ve dayatmacı, Özel hastaneler ve doktorların çelişkisi ise insanlar hastalandıkça para kazanıyor olmaları...O kadar doktor gördüm ve şuna kanaat getirdim: Bu ülkede bir sürü Dr.House, Dr Grey, Dr.Watson çıkardı da bir tane  hassas-özverili Dr.Shephard çıkmazdı.Üstelik Türkiye'de yapılan sosyolojik bir araştırma sağlık sektörü çalışanlarının kadın hastalara daha ilgisiz olduğu yönündeydi. Ataerkil toplumun getirileri hep bunlar.

Dış mihraklara saldırılarım bitince oku kendime çeviriyorum. Bu kadar pimpirikli olmasam her şey farklı olabilirdi. Ameliyatta uflayıp puflamasam doktor daha iyi bir ameliyat gerçekleştirirdi. Kesin sızlanmalarım yüzünden doktorun dikkati dağıldı yanlış bir şey yaptı; Endişelenmeyeyim diye de sempatikçe gülerek "İyi geçti" dedi. Başka bir izahı yok, karnım patlayacak halde şiş ve hiçbir gelme hissi yok. Ödediğimiz vergiler gibi, nereye gidiyordu bu boklar? Barsaklarım mideme kadar doldu.




Nerde yanlış yapıyorum bilmiyorum.Yapılması gerekenler, uyarılar tavsiyeler....Hepsini yapıyorum yine de bir bok yok. Bunları düşündükçe daha bir kuruluyorum. Sıçana kadar kafamdan çık doktor yoksa elimden bi kaza çıkacak deyu hürmetlerimi sunup sepetledim sonunda.

Olası ciddi bir kanamada n'aparım diye planlamaya giriştim, acile gitmem çünkü. Evdeki gazı açsam acısız bir ölüm? Olmaz, başım dönünce paniklerdim ben. Ağrıkesicileri içsem kodein içeriyor, keyifli bir ölüm? Olmaz rahatlayınca acile koşarım ben, rezalet! Bıçakla bilek de kesemem çok arabesk, iğğğ! Altıncı kata çıksam aşağı atlasam da bir tane sağlam organ kalmaz bağış için. Aynaya bakıyorum 20 yaş eklenmiş yaşıma. Gözlerim mosmor, cildim masmat. Günde 6-7 kere işiyorum, her seferinde bir umut diyorum, gene yok.

Üç yıl ÖSS'ye girip de istediğim bölümü kazanamamak gibi bir şeydi bu. Bütün çabalarımın boşa gideceğini düşündükçe yine doktora sövüyorum. Zaten verdiği 13 maddelik uyarılar listesinden anlamalıydım uğursuzluğu. Bir madde ekle 14 olsun! Mesela "Sabahki kadın programları kuşağını yüksek risk taşıyan ilk 10 gün boyunca izlemeyin" gibi. Ben TV izlemem gerçi... of yarabbi!

Annemin telefondaki gereksiz ağlaklıkları, Ablamın şapşallıkları(1. gün yatağıma yatarken üstümü örtmek bahanesiyle eline gözüme sokuyordu), F'nin umursamazlıkları
Bu riskli 10 gün nasıl geçecekti?

Tek istediğim popom ve kendim için biraz huzurdu...

2 Şubat 2015 Pazartesi

EVE DÖNÜŞ

Tanrım; K(ablam), ensemdeki ağrılar ve Busa'daki ulaşım beni öldürebilirdi bugün.

Bursa trafiği, bu kez hapishaneden kaçan iki mahkum nedeniyle yavaşladı. Bunu taksiciden öğrendik. Muayene günü yağan şiddetli kar yağışından sonra bu inanılır şey değildi! Bu şehri terketmezsem kimbilr daha neler olacaktı. Deprem olabilir, eylemler olabilir, belki Bursa özerklik talebinde bile bulunabilirdi. Bu şehirden sağ salim ayrılmalıydım.

Otobüsten indik. Ağrılarım arttı,  mide sorunlarım nedeniyle ağrıkesicilerle aram açıktı. İçmeye mecburum ve K'dan (abla demeye dilim varmıyor:) ) bisküviyle su istedim.
"-Hangi bisküvi?"
Hepsini yemiş. Alırım bir şeyler dediğidi bayat bir açmaydı. Tek söylediğim: "-Sen nasıl bir insansın" değildi. Baya bir sövdüm dayanılmaz ağrıların da etkisiyle. Anestezinin yan etkisiydi sanıyorum bu ağrılar. İçinde kodein bulunduğu için reçetesiz satılmayan bu ağrıkesici, gerçekten de iyi geldi.


İyi kötü 1.günü bir şekilde atlattım. 2. gün ağrılarım ful devam ediyor. Ağrılardan daha tedirgin edici şey: ameliyat sonrası ilk kaka yapacak oluşumdu. Ve hala ortalıkta tuvalete çıkma hissi yoktu. Kendi kendimi doldurup duruyorum; bir doktora kızıyorum, bir K'ya; bir de K işe gittiğinde bana bakmakla yükümlü K'nın arkadaşı aklı bir karış havada F var. İlaçlarımı düzenli kullanıyorum. Doktorumun sıkı sıkı tembihlediği keten tohumu tozunu içmeye çalışıyorum. Önceleri meyve suyuyla almaya çalıştım. Bağırsakların çalışması, dışkının rahat ve çok çıkması için gerekliydi bu. Bok çıkarmak iç bok içmek zorunda kalmak ne kadar zormuş. Kadınlar bunu zayıflamak için yapıyorlarmış, hayret ettim. Kilolu olduğum zamanlar bir çok şey denedim ama sanıyorum bunu yapamazdım. Sağlık için ise tam teslimiyet. Her şeye rağmen 2. gün de kaka yapamadım.

Karnım davul gibi gerildi. bağırsaklarımda sanırsınız kütük dolaşıyor. Belime doğru dolgunluk hissi. Mide fıtığı ve gastriti olan biriyim, ömrüm boyunca böyle berbat bir sindirim sistemi sorunum olmadı. Kaygılı ruh halimle acıklı senaryolar kuruyorum. Ölesiye korkuyorum. Korkum ölmek değil, içimde ölümü şenlikle karşılayacak inanılmaz yıkıcılıkta bir tanatos var. Biraz daha cesur biri olaydım, afili bir ölümle ruhumu huzura erdirebilirdim. Her zaman söylediğim gibi nerde bende ö göt?

Beni korkutan şey: Yaşadığım şehirde acile kardırılmaktı. Her şey silbaştan olacaktı. Bu şehirde hastanelere (kamu/özel) gidenler ölmeden çıktığına şükrederdi. Ciddiye alınmayan acılarınızla yaşamak zorundasınız mesajı veriliyor her yerde. Bu ülkede kalp ameliyatı olsanız ciddiyetle "Geçmiş olsun" denirdi de basur ameliyatına bakın nasıl bir tepki veriliyor?   
"Altı yıl önce Gastroenterolojiye başvurdum. Şimdiki doktorumdan haberdardım lakin uzaktı, doktor doktordur en nihayetinde. Araştırma hastanesi olduğundan asistan bir doktor çıktı karşıma. İlk kez bu sorunumu birine açacaktım, içim rahattı ne de olsa tıpta utanma olmazdı. Başladım anlatmaya. Kabız oluyorum, tuvaletimi yaptıktan sonra  ağrı- acı, titreme ve ateş oluyor...karın ağrıları karından sesler vs vs. Adamın yüzü kıpkırmızı, hiç konuşmadan, tetkik yaptırmadan, reçete verdi.İlaçları; fitil hariç hepsini kullandım, geçmedi. Tekrar gittim "Gene mi sen?" der gibi baştan savma bir üslup...Bense durumumun ciddiyetini( çalışamıyorum, evden dahi çıkamıyorum) anlatmaya çalışıyorum anlamıyor, gülmek isteyip de gülemeyen bir hali vardı, sıkıntılıydı. Acıdım ona, o kadar acıdım ki kendi acımı unuttum. Bu zavallı insan uzman doktorluk yapacak! En sonunda kolonoskopi yazdı,"çok sıkıntın varsa genel cerrahiye git!" dedi. Bunu hafif bir tepkiyle söyledi: Başımdan git de nere gidersen git der gibi. Nasıl giderdim? Onlar da farklı olamazdı.. Tedaviyi orada bırakacak, beş yıl daha acı çekmeye devam edecektim."





Bu ülkede mizah yok. Beyaz "-Abi ne ameliyatı olmuştun sen?" diyor, peşinden ehuheheuehehe! Bu mudur? Mizah bu mudur? Ne diyim sana beyaz, götünde bomba varmış gibi hissettiğin gün tekrar döneriz bu mevzuya. Hiçbir şey dokunulmaz değildir benim nezdimde, elbette bundan da mizah çıkabilir ama Beyaz götleğininki gibi değil.

Alın size mizah:





Umut Sarıkaya'nın karikatürü... "Montla Sıçmak" karikatürü de ayrıca tavsiye olunur.
Bu ülkedeki mizah, tabular yüzünden bel altında seyreder her daim. "Göt" de "Osuruk" de, güler adam. Ayıptır çünkü bunlar ve mizah ayıplar üzerine kuruludur bu coğrafyada.

Karikatüre tekrar dönersek; "Götünde sorun olan adamın dünya malında gözü olmaz." Bu yüzden mi komün toplumlarına, anarşiye meyilliydim acaba. "Mülkiyet hırsızlıktır" derken, Proudhon da yan mı oturuyordu acısından? Gerçi tanıdığım tek basurlu Bukowski'dir. Onda da eksik bir şeyler var  içim almadı nedense. Normal olmayan her adamın bir marazı çıkıyor.

Normal olmakla, acı çekmek arasında tercih yapabilecek ahvalim dahi yoktu, çünkü kaygı bozukluğu olan bir nevrotiktim...