6 Aralık 2015 Pazar

NEDİR BU REKTOSEL?


Bu tedaviye başladığım günden bu yana bunun ne olduğunu bilen tek bir kişiye dahi rastlamadım. Hemşiresinden.... Pratisyen hekime kadar hepsi de "Rektosel nedir?" diye sordu. Bir sağlıkçının, adından çok rahatlıkla ne olduğunu tahmin edebileceği bir hastalık "Rektum", "Rektosel".

Durum böyleyken diğer insanların bilmemesini, sormasını yadırgamadım hiç. Ablama defalarca çizim yaparak anlatmama rağmen kafasında bir fikir dahi oluşamaması ise benim açımdan gerçekten dramatikti. Çünkü anatomi bilgimiz sıfır. İnsanlar organlarını tanımıyor. Sokaktan birini çevirsek ve "pankreas nerededir?" "Omurilik ne işe yarar?" diye sorsak aval aval bakar. Fenerbahçenin 11'ni eksiksiz sayabilecek bu kişiler, yüzeysel siyasetten de anlar. Sporla zor belki ama az biraz uluslararası siyaset ile bu hastalığı anlatabileceğimi düşünüyorum.Ben bu hastalığı Büyük İsrail Projesine benzetiyorum.

Aşağıdaki normal bir üreme ve dışkılama sistemi.
  

Bu ise rektosel hastalığına ait bir görsel. Genişleme politikası nedeniyle Rektum'a İsrail dersek, Anüs de Filistin oluyor.
                                     
 Beraber mutlu mesut yaşayabilek bu iki ülke bazı nedenlerle çatışma halindeler. İsrail nüfusu ve toprakları genişledikçe gücünü(bokun sertleşmesi) artırıyor ve bunu Filistin üzerinde kullanıyor(bok sert ve rektumun genişliği oranında anüsten çıkması). Filistin bu güç ve baskı karşısında sessiz kalmıyor. Direniş göstererek( acı nedeniyle bokun çıkmasına engel olması) bazı eylemlerle karşılık veriyor. Askeri ve silahsal gücü bazı örgütlerle sınırlı. Bu direniş karşısında Ekonomik olarak zaten güçlü olan İsrail'in baskıları artıyor(bokun geç çıkmasıyla daha sert ve geniş çaplı çıkması) İsrail'in Uluslararası siyasette bahane olarak sunduğu bu direniş ile gücü ve sınırları artıyor (rektumun genişlemesi). Sınırlar arttıkça gücü artıyor(bokun çapının büyümesi sertleşmesi) ve Filistin kan revan içinde, sonrası Fissür, Hemoroid ve diğerleri....

Bunların asıl nedeni ne din ne etnik çatışma, asıl neden maddi unsurlar. Diğer siyasi güçlerin bölgedeki hedefleri vs. Yani esas neden "Ikınma", ıkınarak bölgedeki düzenli dışkılama bozuluyor. Çözüm nedir? Öncelikle yapılması gereken İsrail'i eski sınırlarına çekmek, sonrasında ıkınmadan yola devam etmek.

Bende de aynen böyle oldu.


5 Aralık 2015 Cumartesi

ARALIK 2015....

Ocak ayına az bir zaman kala farketmeye başladım. Yavaş yavaş düzelmeye başladığını hissediyorum. Zaman zaman dalgalanmalar oldu. Sanıyorum gözlemlerimle esas sorunu bulup düzelme yolunda bir adım attım. Birkaç ay önce şunu farkettim ki gazım varken  gaz çıkmadan dışkı da çıkmıyor. Tuvalet hissi olsa da şişkinlikten patlasam da (ki eskisi gibi olmadığını söylemiştim) önce gaz çıkacakmış meğer. Bunun için de tuvalette hiçbir şey yapmadan sakince beklemeliymişim. Öyle yaptım. Böylece acılar azaldı, bazen hiç acımadan,  çoğunlukla azıcık bir acıyla tuvaletimi yapabildiğim oldu. "Bir sene geçmesi lazım" demekle haklıymış.

Böylelikle "sıçma teknikleri" adlı bir kitap çıkaracak kadar gözlem ve tecrübe sahibi oldum.




10 Ekim 2015 Cumartesi

ROBERTO CARLOS BALDIRINDAN TENDİNİTE



Yıllar sonra spora tekrar başlamak hiç de sandığım kadar zor olmadı. Bir sabah kalktım, yürüyüşe çıktım. Ertesi sabah tekrar ve diğer sabahlar da...Taaa ki, sadece yürüyüşle basen illetinden ve sarkmalardan kurtulamayacağımı anlayana kadar. Yürüyüş, kardiyo grubunda bir harekettir ve vücuttaki suyu atıp kalori yakar zayıflarsınız sadece. Benim ihtiyacım olansa biraz sıkılaşarak basenlerimin çevreye rahatsızlık vermesinin önüne geçmekti e tabi  biraz da eski pantolonlarıma girebilmek. Biraz araştırdığımda ağırlık ve fitness yapmam gerektiğini öğrendim. Bu kadar sarkmanın toparlanabilmesi ancak yüksek kas kütlesine ulaşmakla mümkündü bana göre ve Roberto Carlos baldırındansa bacaklarımın şimdiki halini yeğlerdim.



Arkadaki adamın bakışı beyhude değil. Adamın bir bacağı 65 cm miş. Sanıyorum bacaklarıma katlanmanın bir yolu da bu kaslı bacaklarla karşılaştırmaktı. Araştırmaya başladığımda işin öyle olmadığını, o kasları yapmanın yıllar aldığını gördüm. Üstelik gördüğüm bazı önce-sonra fotoğrafları da içime su serpti.



Bu bir tanesi...Bacaklarda hoş bir kas kütlesi meydana gelmiş ve zayıflarken sıkılaşmış. Böylece sıkılaşma programına, ilk olarak popoya yönelik "çifte atmak" da diyebileceğimiz hareketlerle başladım. Aynı zamanda yürüyüşlerime devam ettim.

Sonra "squat" yani bildiğimiz çömelme hareketi, hani sıçarken yaptığımız gibi çömeliyoruz ve geri kalkıyoruz. Bu hareket, bacak aralığına ve ayak açısına göre vücudun birçok yerini çalıştırabilen çok etkili bir hareket.
Bir zaman sonra yürüyüşlerin yeterli gelmediğini farkettim. Çünkü spor yapmak; benim gibi tensel temastan pek hazetmeyen, soğuk ve başkalarına güvenmeyen yalnız insanların kendini iyi hissetmesinin tek yoludur. Diğer yollar: Başkalarına dokunmak-sarılmak, Sohbet etmek(dedikodu), Kahkaha atmak. Bunlar temel güven duygusu veren "Tımarlama* " eylemiyle benzer etkilere sahiptir. Spor yapmak endorfin salgılatır, kendinizi daha iyi hissedersiniz ve sürekli yapmak istersiniz. Bende de öyle oldu. Yürüdüğüm aynı yol yetmez oldu. Önce yolu uzattım ama gene yetmedi. Bir süre sonra koşmaya başladım. Ayrıca squat yapmaya devam ettim. Bütün bunları yaparken bir terslik olduğunu hissediyordum. Önceleri hafif seyreden diz ağrılarım artmaya başladı. HIIT yapmaya da başladığım sıralarda diz ağrılarına diz yorgunluğu da eklendi.

Biraz araştırdım esneme yapılmadığında bunların olabileceğni öğrendim. "Pattern overload" da bunlardan biri. Esneme çalışmalarına başladım fakat çok geç kalmışım 4 ay boyunca yapılması gereken şeyden bir haftada verim alınamıyor.

Ağrıyan kolumla birlikte doktora gittim, "-Çok mu yüklendin" dedi. "-Galiba" dedim. "Tendinit"  teşhisi koyup ağrılar geçene kadar merdiven çıkmayı, çömelmeyi ve koşmayı yasakladı. Sporu kademeli yapmamı tavsiye etti. Hepsi bir yana da koşmayı yasaklaması ağır geldi yıkıldım sanki. Koşmak o kadar iyi hissettiriyor ki bu duyguya başka hiçbir şeyle ulaşamayacağım gibi geliyor. Bedenimi yormak beynimi dinlendiriyordu adeta.

Birkaç gün önce doktorun verdiği ilaç bitti. Dizimdeki ağrılar ve yorgunluk hissi tam geçmese de azaldı. Herzamanki gibi yine sınırı zorladım ve ceremesini çekiyorum. Abartmak mizacımın en kötü yanı olsa gerek, ağır uyuşturucular alsaydım heralde yüksek dozdan mefta olmuştum. Ne diyebilirim ki, Roberto Carlos bacağına sahip olmaktan  korkup tendinit olan biri daha da konuşmasın bu konuda...


*Tımarlama: hayvanların özellikle de maymunların birbirini bitlemesi şeklinde özetlenebilecek eylem. Güven ve bağı geliştirici etkisi olduğu ileri sürülüyor.

2 Ekim 2015 Cuma

BAKIM


 



a)yeni bir ruj
b)şirinlere dönüşen birinin rengi
c)ağza bulaşmış diş macunu

Bu şıklardan hangisinin daha  akla yatkın olduğunu sorgulayamıyorum. Başka şeyler sorgulayalım o zaman...

Yaklaşık bir yıl önce midemdeki bir bakteri için iki antibiyotiği aynı anda almam gerekmişti. Onun öncesinde boğaz enfeksiyonu(reflü nedeniyle sık sık faranjitim ve boğazım tutar) için bir tane daha tabi. Ameliyatta iki tane daha... oldu mu dişlerim sapsarı. Doğal rengi fena sayılmayacak kadar beyaz olan dişlerim bir iki antibiyotik tedavisi daha görsem lağım taşına dönecekmiş. O sıralarda ameliyatın da stresiyle bir daha doktor görmek istemedim açıkçası, çok işe yaramayacağını bilmeme rağmen ilk aşamada beyazlatma etkili diş macunlarına başvurdum. Genellikle doğruyu bulana kadar bir sürü ürün denerim yine aynısını yapmıştım ve "White Now" yazısına tav olup signal'in diş macununu aldım.

Sanıyorum şuydu=>
 
Bir firma neden lacivert bir dişmacunu yapar ki? Hafızamı yokladım çocukluğumda bahçelere gerilmiş iplerdeki açık mavi çarşaflar geldi aklıma. Israrla beyaz onlar diyen kadınlar doğru söylüyordu çivit denen bir maddeye batırdıkları rengi sararmış çarşaflar ıslakken açık mavi kuruyunda daha beyaz(görüntüsel bir yanılgı) görünürdü. Onlar da napsın, çamaşır suyu vardı da onlar mı içti? Yani sarı yerine maviyi tercih ediyorlardı. Optik bir yanılgı ile macunun başarısı kanıtlanmaya çalışılıyor olabilir miydi? Bilemiyoruz elbette, bildiğim: bu berbat ürünü artık kullanmayacağımızdı! Evde kullanan herkes dumur oldu. İnsan bembeyaz kudurmuşvari bir görüntü bekliyor diş fırçalarken fakat sanki şirinler ağzımıza boşalmış gibi bir görüntü ortaya çıkıyor.

Mucizevi sonuçlar veya ekonomi yapmak için  saçma-sapan ürünlere dadanıyoruz. Şahsen ikinci gruba girmiyorum genellikle. Kozmetikte kıyarım paraya. Az ve öz olsun isterim. Bu beden bir daha bizim olmayacak. Bazen bloglarda 3-5 kuruşluk ürünlerin üç beş kuruşluk hediyeler için tanıtıldıklarını görüyorum. Acıyorum haliyle. Bu insan bunu kendisi kullandığı yetmiyormuş gibi yalan yanlış şişirme bilgilerle başkalarına da zarar veriyor.  Misal biri Loreal'in marketlerde satılan bir kremini tanıtıyor. Hiç mi araştırmıyorsunuz hiç mi mantık yok siz de?...Neden bir firma 2-3 ayrı ürün [tüketici(loreal), dermokozmetik(la-roche-posay,vichy), lüks(lancome)]sunar? Ve siz neden gidip ısrarla market ürününü alırsınız? Fiyatı değil mi? Fiyatı yüzünden hiç nemlendirici kullanmayan, erkenden çöken bakımsız kadınlarımızı hesaba dahi katmıyorum. Sahi siz üçün-beşin hesabını yaparak ev ekonomisine katkı sağlarken eşleriniz kimbilir kimlerle ne paralar harcıyordur. Onlar günün birinde yarı yaşları kadar, bakımlı kadınlarla arkalarına dahi bakmadan gittiklerinde siz kırışmış cildiniz ve makus kaderinizle yapayalnız ortada kalıverirsiniz.Maalesef kadın cildi daha erken yaşlanıyor çünkü daha ince(erkeklerde testesteronla birlikte çalışan büyüme hormonu da kadına oranla daha fazla salgılanır) menopoza girince östrojen de azalıyor, çöküyor haliyle. Siz kendinize iyi bakarsanız da o adam gidecek bu belli, ama siz genç kalarak başka alternatifleri de değerlendirebilirsiniz. Bunlar doğal şeyler.

Mucize bekleyerek ya da üç-beş kısarak kozmetik alışverişine çıkmayın. Herşeyden kısın ama kozmetik ve gıda alışverişlerinizde en iyisini hedefleyin. Ne bileyim plazma tv'niz olmayıversin ya da onlarca çantanız, ayakabınız. En basitinden makyaja ayırdığınızı cilt bakımına harcayın. En güzeli kimyasalsız hayat derdim ama benim bile yapamadığım bir şeyi samimiyetsizce savunamam.

Neyse, o saçma dişmacununu bir daha kullanmadım. Şu anda, ruhum kadar hassas(yıllarca değil sanmıştım öyleymiş aslında) dişlerim için oldukça etkili bir diş macunu kullanıyorum. Beyazlatmıyor. Ayrıca beyazlatsın diye sakın karbonat limon gibi ürünleri bilinçsizce kullanmayın diş minesini geri dönüşümsüz aşındırırsınız. Paraya kıyıp bir dişçiye gidin.


*Not: 1.Yukarıdaki tavsiyeler asgari ücretle zor bela ev geçindiren kadın ve erkekler için geçerli değildir. Onlara tavsiyem, başka seçimlerde varlık göstermeleri.
2.Genç kalabilmek için bütün paranızı kozmetiğe yatırmayın. Yeteri kadar, o da temizlik, nemlendirme ve güneşten korumadır


15 Eylül 2015 Salı

ERKEK GEÇ KALINCA

Ekşisözlüğün o uzun başlıklı gereksiz içeriklerini barındıran konularını biliyoruz. Aşağıdaki entry o konulardan birine ait. Görünce yazmadan edemedim.

 https://eksisozluk.com/entry/54579296

Sonuçta samimidir. Şöyle ki: Aşağı ekonomik seviye ve statüden insanların kadında büyük memeye önem verdikleri yapılan araştırmalarla ortaya koyulmuştur. Nedeni, memenin bolluk ve bereketin bir işareti olmasıdır.

Erkeklerin genç, güzel ve büyük memeli kadına eğilimi vardır. Peki kadınlar neye önem veriyor? Onlar paraya ve statüye önem veriyor. Fakat bunu talep edebilecek özelliklere sahip değilseler  "anlayışlı, eğitimli vs" gibi özellikler pazarlık masasında paranın yerini alabiliyor. Erkek doğurganlığın simgesi olan sağlıklı-genç kadının yerine başka bir şey koyamıyor.

Erkek ve kadın ilişkilerindeki en büyük sorun galiba bu. Biri milyonlarca yıl önce yaşamış ataları gibi "dipdiri memeler" derken diğeri çağa uyarlanıp "anlayış, eğitim"  diyor, böylesi bir kültürel gecikmenin zamanla nasıl eşitleneceğini geçekten merak ediyorum. Şimdilik para herşeyi çözüyor çok şükür.

17 Ağustos 2015 Pazartesi

KONTROLLÜ KONTROLSÜZLÜK


"Bu sene bir kursa gidip öğreneceğim "
"Geç bile kalmışsın"
Hemşire hanım haklı, çok geç kalmıştım. Anlattım:"15 yaşındayken bir astroloji kitabında benim burcumdakilerin boğularak öleceğini okumuştum  yaşadığım bir kazadan sonra kendimi yüzmekten, denizden çektim hep..." demeye kalmadı ortamdaki 2. yüzme bilmeyen adam burcumu sordu. Yay dedim.Onunkini sormaya  kalmadan adamın yüzünden anladım ne olduğunu. O da Yay'dı. "Abi iyi böyle ben yüzmeden de mutluyum" diye koydu noktayı. Ben yapamazdım, bir yola çıktım, kaymaksa kaymak, yüzmekse yüzmek...

Deniz kağıt gibi, su ılık ılık, çocuklarına yüzme öğreten babalar anneler, etrafı dikizleyen abazanlar,. Bense iki gündür kah belime kadar gelen suda salına salına yürüyor kah kumsalda uzanıp çevremdeki kıskanç kadınların çemkirmelerini kulağımdaki chopin ile susturmaya çalışarak güneşleniyorum. İşe yaramıyor, Victoria Secret mankeni edalarıyla gelip bütün seksapelini gösteren, poposu yüzünden milyon kat güzel olan o kızları gördüğüm anda bir şeyler olacağını sezip, çiftleri gözetliyordum. Uykum yoksa eğlenceli bile oluyordu.

Sıcaklık ve hararet yükseldiğinde tekrar denize girdim. Eskisi gibi korkmuyordum. Ara sıra ayaklarımı yerden kestim. Çok eğlenceliydi.Yine de ablamın "Dikkat et, yalnızsın bi de.." sözleri aklımda olduğu halde "Yüzme bilmiyorsunuz galiba" diye yanıma yanaşmaya çalışan zamparalara inat şuracıkta tek başıma her türlü riske rağmen öğrenebilirdim bu işi. İnsanların çoğu tek başına öğreniyor ne var yani! En kötü ihtimalle ya ölür ya rezil olurdum.

Suyun ılıklığına kapılıp ayaklarımı tekrar yerden kestiğimde ayaklarım deniz tabanına değemeyecek kadar yükseldi. Tamamen suyun içindeydim. Konuşamıyordum, nefes alamıyordum. Kehanet gerçekleşiyor, yolun sonu diye düşündüm. Ablamın "dikkat et" sözü de kafamda çınlıyordu.panik yaptıkça dibe ilerledim.  Kendimi bıraksam herşey yoluna girerdi belki suda durmayı dahi öğrenebilirdim fakat derin bir nefes alıp kendimi rahatlatmadan bu imkansızdı. En kötüsü de bir kaşık suda boğulacaktım ahmaklığım yüzünden. Dalgalarla boğuşarak ölmek nerde bu nerde... Bomboş bir hayattan sonra ölüme gidiyor olmak...Sinagrit Baba hesabı, öldüğüm bir şeye değseydi keşke.

"Ayaklarını yere bas" sesiyle kaldığım yerden devam ettim. Kendime geldim diyemeyecek kadar kendimde değildim. Kumsala döndüm, gerzek beynim ölmekle olayın rezaleti arasında gidip geliyordu. Ölüyordun lan ötesimi var! Suyun altını düşündüm, anne karnını simgeleyen o kutsal yeri. Herşeye rağmen öyle başkaydı ki huzur bulunabilecek tek yer belki de. Yüzme kursundan sonra dalış kursu tam bana göreydi. Dedim ya bir kez başladım dalışsa dalış...


8 Temmuz 2015 Çarşamba

GEÇMİŞTEN GELEN BİR DUYGU

Yaz aylarında hep çocukluğum gelir aklıma...Zamanında hiç geçmeyecek gibi gelen upuzun günlerdeki hislerimi düşünürüm. Öyle hızlı geçiyor ki şimdi zaman. Malum, çocukluğum 80'lerin sonu 90'ların başına denk geliyor. Bütün kuşakların içinde en büyük lanet bizim üzerimizde sanıyorum. Ergenlik gibi sancılı bir dönemde cep telefonuyla tanıştık tuhaf olduk. Yine aynı dönemlerde internete merhaba dedik, allak bullak olduk. 80'lerin geleneksel alışkanlıklarından klişe bir blog yapmayacağımı biliyorum fakat bu garip duyguyu nasıl anlatacağımı hiç bilmiyorum.

O zamanlar herkesin yaptığı şeyleri yapamadım ben mesela. Hani gazoz kapaklarını dizip onların taşlarla devirildiği bir oyun vardı ya ben onu kenardan izleyebilirdim ancak. "Ben de oynayayım" demeye çekinir mi hiç çocuk? Piç Sezercik bir, ben iki; diyemezdim işte. Pardon o piç değildi babası vardı onun...Yakartop ve istop ve diğer top oyunları. Oynamazdım "ille gel seni de oynatalım" demezdi de kimse, hatta çokça dışlandığım da olurdu ya da ben öyle sanırdım.Yalnız başıma kaldığımda(genellikle öyle olurdu) ağaç yapraklarını inceler nasıl fotosentez yaptıklarını düşünürdüm. Renkli taşlar toplardım. Güneşi ve yıldızları düşünürdüm.

Okulda Matematik problemlerini ilk çözenlerden, en güzel okuyanlardandım. Yine de yalnızdım çoğunlukla.Yalnızlığımın fiziksel bir açıklaması da yoktu. Mesela çok güzel bir çocukmuşum, altın sarısı saçları olan, bir görenin bir daha baktığı, ilkokulda  her çocuğun yanına oturmak istediği türden bir çocuk.... Gerçekten de birinci sınıfta öyle olmuştu. Sadece Tülin çağırmamıştı yanına, sınıfın en çalışkan kızıydı. O zamanlar buna bozulduğumu hatırlıyorum. Bir gün, ortada hiçbir neden yokken, biz yakın arkadaş değilken evimize gelip beraber okula gidelim demişti. Üstelik evim okulun ters yönüne kaldığı halde. Birinci sınıfta neden onun da diğerleri gibi "gel buraya otur" diye bana yer açmadığının bozuntusu içindeyken, beraber okula gittik. Çocukluk böyle bir şeydi.

Mezuniyetimiz okulda yapılmıştı. Basit bir şeydi: müzik, yiyecekler, dans, oyunlar. Müzik dediğim  o zamanların efsane parçası olan Lambada'ydı. Sürekli bu şarkıyla dans etmişti çocuklar. Bense sadece bir kere, o da bütün kızlarla dans ettiğini, benle de etmesi gerektiğini söyleyen Ali ile. Nasıl ikna etti bilmiyorum, çünkü benim gözüm sınıfın en şımarık ama en gözde çocuğundaydı. Onun gözü de Tülin'de. Belki de Tülin onu tercih ettiği için bu kadar ilginçti bu fazla zeki olmayan şımarık çocuk. O yaşlarda hemcinsler karşı cinsten daha caziptir. Beş yıl önce bu çocuğu face'de gördüm. Saçları önden seyrelmiş, belirgin bir de göbeği vardı. Ali'mi? O kara-kumral arası çocuk bir içim su olmuş, atletik vücudu mu desem, fırça gibi saçları mı, yoksa gamzeleri mi? Çapkın bir tip olup çıkacağı da o zamandan belliydi. Tülin  aynıydı, aynı bakış aynı soğuk duruş. Bu çocuklar içinde biri vardı ki benimle ilgilenen tek çocuktu. Okul dışındayken bazen ağaçların altında beraber marşlar söyleyip, koştururduk. Üçüncü sınıfta gelmişti bizim okula. Çilli, çekik gözlü, sevimli (bunu şimdiki halimle söylüyorum o zamanlar farklı düşünüyordum) bir çocuktu. Okulun bittiği son gün bana çiçek vermişti. Hiçbir anlamı yoktu benim için. Çocuk bile olsak rağbet edilene hücum eden varlıklardık. Bu çilli çocuk ise kızlar tarafından pek talep edilmiyordu. Bu grup baskısı, klipteki sarışın kızın babasının tokatından hallice bir tokat gibi çarpıveriyordu suratıma. Yıllar sonra tekrar tekrar yaşadım aynı şeyi.




O garip duygu yaz aylarında yokluyor demiştim. O sıkıntı ve bunalma... Tarif edemiyorum, işin garibi bu duyguyu yaşadığım zamanlarda götümde hiçbir sorun yoktu da. Lambada ise iç sıkıntımı alabilen nadir parçalardandır.

29 Haziran 2015 Pazartesi

KIZILMASKE*



Kütüphanede kitap arıyordum, genç bir zenci yanımdan geçerken şöyle bir baktı... Az ilerlediğinde dönerek tekrar baktı. Bir erkeğin bir kadına iki ve daha fazla kez bakması genellikle beğeni işaretidir. Onlar kadınlar gibi değildirler; kadın, beğensin beğenmesin her şeye defalarca bakabilir. Aslında ilk kez olmuyordu, bu kara çocuklarla nerde karşılaşsam bir süzüşle, uzun bir bakışla çokça karşılaşıyordum.Bu, az zorlasam evladım yaşında olacak genç çocuk, benim gibi pek alımlı olmayan bir kadına neden bakar? Bir önceki yazımda aksini belgelerle sunmuşken "Çünkü zenci popom var" diye hince bir ters köşe yapamıyorum haliyle.
Keşke böyle inciğini cıncığını kurcalamasaydım ve "Hala iş var ayol bende" deyip saçlarımı attırıverseydim. Fakat işin gerçeği çok başka...Okuyan, düşünen ve sorgulayan biri için nedenleri bulmak çok zor değildir.

 Kömür siyahı bir zenci bomba gibi bir sarışınla yatarken, orgazm anında "Yaşasın Schoelcher!" diye bağırır.

Fanon'un aktardığı bu hikaye, zencilerdeki beyaz ten kompleksinin basit bir özetidir. Maalesef o zenci çocuğun bende gördüğü tek şey sarı saç ve beyaz tendi. Beyaz tenli bir kadın ya da erkek onu siyah tenin lanetinden kurtarabilirdi pekala. "ABD başkanı bile zenci ne diyorsun sen" demeyin sakın! Ona bakarsak Afro-Amerikan gibi melez bir kültür avrupa, asya gençliğinde kol geziyor, bir ara MTV'nin top 10 listesi baştan başa zenci şarkıcı doluydu. Peki neden hala bu zenci, çikolata renkli, siyahi gibi tanımlar üstüne basılarak belirtiliyor. Hiç yazın dünyasında "Amerikanın beyaz ilk lideri", "Beyaz tenli bilmem kaçıncı lider", "Oscar'ı kaldıran ilk beyaz aktris/aktör" ifadelerine rastlıyor muyuz? Rastlayamayız. Köleliğin kaldırlması Siyah ile Beyazı eşit yapmaz. Birine "beyaz adam" dediğinizde o bundan gocunmaz. "Siyah adam" demek ise hakaretle eşdeğerdir. Hassasiyet varsa yara tam iyileşmemiştir. Önce rahatlıkla zenci diyebildiğimiz günler, sonra da bunu gerekmeyen durumlarda belirtmeye ihtiyaç duymadığımız zamanlar gelecek ki bir ilerleme kaydedilebilecek. Şimdilerde bunu belirtmeye ihtiyaç duyuyoruz çünkü zenci beyaz adamın yanında hala düşük statülü bir insan. Tıpkı Avrupa'lının yanındaki Türk, Amerikalı'nın yanındaki Meksikalı gibi. Zencilerdeki kompleks, teni beyaz olan fakat ötekileştirilen ırklar ve sarı ırklarda da var maalesef. Kendi ırkından olsa yüzüne bakmayacağı tipte ve statüde insanlarla evlenerek ırk ve vatan değiştirmeye çalışan ne çok insan var dünyada. Uzakdoğuluların, bakmaya kıyamadığım çekik yumuk gözlerini, Batılılara benzemek uğruna ameliyatla değiştirdiklerini ve bu estetik ameliyatların haddi hesabı olmadığını biliyor muyduk? Mesela Japonya her alanda Amerika ile baş edecek hatta çoğu alanlarda onu geçecek bir gelişme çizgisindedir. Tek eksiği ise sosyal bilimlerdeki geriliğidir. Batı'nın gücü tam da burada saklıdır. Dünyayı sosyal bilimlere verdiği önemle yönetiyor. Mantıklı değil mi? Siz iş gücü, teknolojiye, bilime, değerli coğrafi alanla sahip olabilirsiniz fakat etkin bir siyaset ve sosyal bilimlere sahip değilseniz onları itina ile kullanacak birileri mutlaka çıkacaktır. Geri kalanlar da aşağılık kompleksleriyle, salyaları akarak gıpta ederek bakarlar onlara.

Birebir örneklerle devam edelim. Birkaç ay önce yolda yürürken az önümde giden iki kızdan birinin, karşıdan gelen zenci çocuğu ve yanındaki türk kızı işaret ederek "Şanslı, kapmış kızı" dediğini duydum. Benzer bir anlam Kayne West'in, Kim Kardashian'ın çıplak fotoğraflarını paylaşırken altına yazdığı "Çok şanslıyım" cümlesinde  bulunabilse de bunu daha ziyade iki saçma medyatiğin, medyatik ifadeleri olarak değerlendiriyorum.Yanındaki kızdan daha çirkin olmayan bu genç, uzun boylu ve atletikti. Eh, parasız bir tipe de benzemiyordu. Neden yanındaki kız değil de o şanslıydı peki? Cevap gayet basit: Çünkü zenciydi ve beyaz tenli bir sevgili bulabilmişti.

Yapılan bir araştırmada, zenci küçük çocuklara, beyaz ve zenci bebekler gösterilip iyi- kötü, güzel -çirkin sınıflamaları yapmaları isteniyor. Zenci çocukların çok büyük bir kısmı, beyaz oyuncak bebekleri iyi ve güzel olarak tanımlarken, zenci oyuncak bebekleri çirkin ve kötü olarak tanımlamışlardır. Bu doğuştan gelen birşey değil elbette. Bu hemen hemen gündelik yaşamlarında öğrendikleri kültürel değerler.

 Zenci olmak öteki olmaktır.Ya zenci bir kadın olmak? Evimin penceresinden dikizlediğim bir durakta oturan bir kız. Duraktaki bankta değil, hemen önünde ve yerde, bankta yer olmasına rağmen hem de. Ayaktaki Türk genç "Çık banka otursana manyak kız" der gibi tebessüm ederek bakıyordu ara sıra yerde bağdaş kurarak oturan zenci kıza. Ne diyebilirim ki, o kendi gözündeki ve başkalarının gözlerindeki konumunu, değerini biliyor olmalıydı ki o tozlu yere oturup otobüs geldiğinde poposunu elleriyle vurarak temizleyip öyle binmişti otobüse.

İlişkilere tekrar dönerek sonlandırayım. İnsan, komplekslerini ve şımarıklıklarını besleyen birileriyle değil de ona bunları aşmada yardım edecek kişilerle yakınlık kurmalı.  Sevilen kişinin neden sevildiği sorgulanmadıkça daha çok sürer ilişkilerdeki bu kullan at mantığı.

*Kızılmaske'yi eskiler bilir gerçi, yeniler de azıcık arşivleri yoklayıversinler.
















18 Haziran 2015 Perşembe

TOPLA ŞUNLARI*


Dünyada hepimize yetecek kadar yer var mı?
Saba Tümer'in "popo" sorusuna JLo'nun yanıtı buydu: "Dünyada hepimize yer var"
 Ben de gönül rahatlığıyla bunu söylemeyi ne çok isterdim.
Toplu taşıma araçlarında kadınları taciz eden erkeklere yönelik "Topla bacaklarını" kampanyasını duymayan yoktur. Haklı olarak tanımadığı bir insanla temas etmek istemeyen kadın ve duyarlı insanlar diyor bunu. Muhatabı adam, biraz utanması varsa o bacakları toplayabilir veyahut pişkinlikle pozisyonunu koruyabilir. Buraya kadar herşey yolunda. Peki Haklı olarak tanımadığı bir insanla temas etmek istemeyen biri çıkıp bana "Topla basenlerini" dese ne yapardım? Bunu hemcinsim yapmaz, empati kurar, az çok onda da var. Fakat basen sahibi olmayan bir erkek beni anlamak zorunda değil. Ben çıkıp da bu adama şöyle desem: "Yüzyıllardır bize nefes alacak alan dahi bırakmadınız az bir alanınızı işgal etmişim zoruna mı gitti?" Olamaz. Ben bunu yapamam. Ya bu adam hayatı boyunca, değil bacaklarını başkalarının alanına uzatmak, hiçkimsenin zerre hakkına tecavüz etmemiş biriyse. Önyargılı bir şekilde bu istisna adamı yüzlerce hemcinsinin arasına katıp haksızlık edemezdim. Peki böyle bir şeyle karşılaşırsam ne yapacaktım o zaman? Çaresizlik bu işte.

Toplu taşıma araçları, bekleme salonları, vs bütün mekanlar ince bedenlere yönelik inşa ediliyor. Bu, özellikle akdeniz havzasında bir hak ihlalidir. Herşeyden mühimi, kentli insan kır insanına göre daha temkinli ve tiksintiyle yaklaşır başka insanlara. Dokunmak istemez. Kentte o cümleyi duyma ihtimali yüzde 50 daha fazla. İşin kötüsü kentlerde kırlara göre daha büyük arsa sıkıntısı var. Bu nedenle küçücük mekanlara, küçücük koltuklara sıkıştırılıyoruz. Biz kadınları hunharca (testereyle kesmek?) düşüncelere salan bu mantık hiçbir şekilde affedilemez.

Hayatımın ilk evrelerinde daha derli toplu duran bu kısım zamanla, kilo alıp vermelerle deforme oldu. Popo yere doğru gelişme gösterirken basen aklın sırrın ermeyeceği  bir şekilde ve yönde gelişim gösterdi. Son bir kaç yılda boya uygun kiloyla beraber normal sınırlarındayken(yani koltuklarda basenli bayanlar dışında kimseye temas etmezken) psikopat doktorumun "yemek ye! yemediğin için götün böyle oluyor" imalarıyla yemek yemeye başladığımdan beri yürüdü gitti. İşin kötüsü yediğim herşey buraya gidiyor. Basenlerim ve üst bacaklarım ABD ve Avrupaysa, diğer bölgeler Afrika ve Asya.


Bir de oturur pozisyonda düşünelim

Fotoğrafta gördüğümüz gibi, poponun(A) bu yöndeki hareketinin, yerçekimi karşısında verdiği savaşı kazanamaması gibi mantıklı bir açıklaması var. Oysa fizik, basenler(B) karşısında çaresiz. Hangi güç onu çapraz yönde hareket ettiyor olabilir? Belki  bunu Newton mekaniğiyle açıklama hatasına düşüyor olabiliriz. Kuantum mekaniğine başvurmak daha anlamlı sonuçlar verebilir. Şu da var ki, zenci poposu gibi açıklanamayan bir gerçeklik söz konusuyken bunun üzerine kafa yormak çok da akıl karı değil.

Yukarıdaki kadının poposu ve basenleri estetik açıdan sorun olamaz nazarımda fakat haklar söz konusuysa insan duruyor düşünüyor. Üst bedenim hiçbir sorun teşkil etmiyorken basenlerimin kendi halinde oturan bir insanı rahatsız etmesi katlanılır şey değil. İlgili yerlerin koltukları büyütmeyeceği kesin. O zaman basenleri küçültmek bir çözüm olabilir. Bu durumda kısa vadede liposakşın estetik amacından önce, temel hak ve özgürlükler için elzemdir. Şimdilik buna götüm yemediğinden başka yöntemler arıyorum, ciddi ciddi düşünüyorum. Götümün öbürkü sorunları bitmiş gibi sanki buna geldi sıra. Bilemiyorum, belki de bir şekilde(bu şekilde) bir genişleme politikasıyla dikkat çekmeye çalışmış da olabilir. Bu da bir varolma biçimi...

Bilğim bir şey var ki dünyada hepimize yetecek kadar yer yok. Yeni dünya, huzurla yaşanılacak bir yer değil.


* Şunlar: Basenler, büyümesi-gelişmesi  metafizik güçlerle gerçekleşen; vücudun, bacaklarla belin ortasında yer alan, yanlara doğru bombeleşen kısımları.

5 Haziran 2015 Cuma

ÇİZMEK


Eskiden güzel resim yapardım. Severdim resim yapmayı. Hatta bazıları model olmak için yarışırdı. Elimden gelse herkesi çizebilirdim ayırt etmeden. Bazılarını çizmeyi daha çok... Neden bilmem, fotoğraftan çizmeyi tercih ederdim. Gözlerine uzun süre bakamadığımdan olabilir, insanların gözlerine uzun süre bakamıyorum.  Modelle bir yakınlık kurma amacı da olmayınca hiç fark etmiyor canlısı fotoğrafı. Aslında fark eder ışık gölge aynı değildir canlıda ama bende öyle işte. Bir arkadaşım vardı. Öyle fotoğraf çekmeyi çok sevdiğini pek düşünmediğim bu eski arkadaş, çekici bulduğu her kadına-erkeğe modellik teklif ederdi. Eh! bir Mona Lisa olmayı kim istemezdi? Ben istemezdim. Ne zaman eline o aleti alıp bana tutsa yüzümü kapardım. Aman ne yetenek derdim! Fotoğraf dediğin anlık anlamlar yakalamaktır gözümde, veyahut hatıra kalsın diye çektiririz işte. Çok sanatsal bulmuyorum hazırlanan görüntüyle gerçekleşen fotoğraf eylemini, hele ki artık herkes fotoğrafçı. Ben de severim fotoğraf çekmeyi, biriktirmeyi koy arşive yıllar sonra bak. Hem yeteneğe de gerek  yok.






Resim yapmak ise çok farklı, verdiğin emeğin büyüklüğü farklı bir kere. Bunu 4-5 yıl önce yapmıştım sanıyorum. İnternetten bir fotoğraftan.  Tam hatırlamasam da bir-iki saatimi falan almıştı sanıyorum. Tanımadığım modelleri daha kısa sürede çizebiliyorum ne hikmetse. Bunun kafasında hafif bir yamukluk var. Çizdiğim portrelere bakıp karşılaştırdığımda, ne gariptir ki model ile olan tanışıklığım arttıkça yamuklukların, orantısızlıkların arttığını farkediyorum. Halbuki en çok zaman harcadıklarımdı onlar.

Ne zaman bu hayattan sıkılsam, usansam alırdım elime kara kalem yahut yağlıboyayı başlardım resmetmeye. İyi bir gözlemci ve röntgenci olmanın faydalarını en çok resim yaparken gördüm.Oldukça iyi şeyler çizdiğim de oldu. "Ben yaptım bunu" diye heyecanla gururlanıp bakardım, üretmek gibisi yoktur. Böylece bir-iki saatliğine de olsa uzaklaşırdım sıkıntı veren şeylerden. İşin içine incelticiler ve tiner girdiği vakit, derin bir huzura da ererdim nihayet.




 


O zamanlar resim yapmak hem keyifli hem ciddi bir işti. Şimdilerde böyle saçmalıklar çiziyorum. Detaylara girmeye ne hevesim var ne gücüm. Hangi detay anlatabilir (u)mutsuzluğumu. Hiçbir kalem, hiçbir boya istediğin gibi bir hayat çizemiyor maalesef. Keşke çizse...

Sanıyorum önce ilkel mağara resimlerine(çoğu bundan güzeldir), sonra da cin ali resimlerine kadar gider bu...



30 Mayıs 2015 Cumartesi

ÇEKİLİN ÖNÜMDEN ARTIK!

 "Artistik patinaj"

Yıllar önce, çok yıllar önce ben daha bir çocukken aşırı korumacılığıyla beni canımdan bezdiren bir annem vardı benim... Kar yağdığında eğimli yerleri setleştirip kayardı çocuklar. "Aman düşer biyerini kırarsın, hasta olursun" diyip göndermezdi. Öbür kardeşlerim kaçarlardı, bense söylenene uyar pencereden bakardım sadece. İşin garibi bu korumacılığı bana gösteriş gibi gelirdi. Bazen doğru dürüst ilgilenmezdi bile...

İlkokul üçüncü sınıftaydım sanırım. 23 Nisan için şiir okuma etkinliği vardı öğretmen  okuyacağımız şiirleri onayladı. Herkes kendi bulduğu şiiri okuyacaktı. Elimde kağıt, ezberlerken bir kız elimdeki kağıdı aldı. O okuyacakmış, itiraz edecek oldum çoktan gitmişti. Öylece öfkeyle kaldım yerimde. Okumadığım gibi gidip izlemedim de.

Sekizinci sınıftaydım... 19 Mayıs'lar kutlanırken dans gösterileri hazırlanırdı, isteyen herkes katılırdı. Katılacaktım, "Senin ritm duygun yok istersen katılma" dedi kendini Tan Sağtürk sanan  beden eğitimi öğretmeni. Biraz inat etsem de il başta, o gün gitmedim gösterilere, evde tv'den Ankarada yapılan kutlamalardaki gösterileri izledim. Sanıyorum insanların önünde performans sergileyecek göt de yoktu bende, onların yaptıkları da cabası oldu haliyle.

Satranç öğrenmeye başladığım ilk zamanlar bir oyun arkadaşım vardı. Çocukken öğrenmiş, "Sende yetenek yok" derdi "Git yapboz oyna" diye takılırdı. İnat ettim, yalnız yapılabiliyordu ya, vazgeçirecek korku peydah olmadı. Hala oynuyorum.

Finaller bitince giderim demiştim bir dönem rötarlı oldu. AVM'de indim en üst kata çıktım, önce içeri girip kalabalığı yokladım, kaçacak  gibi oldum, bu sefer değil! Bu sefer içinden ne geliyorsa yapacaksın, bastırmak engellemek yok! Düşmekse düşmek, düz zeminde niceleri ayaklarımızı kaydırıyorlar, nice kaypaklıklar görüyoruz... Azıcık kolun bacağın acır, en kötü ihtimalle biricik popon yere yapışır.. N'olmuş yani?

Eşyalarımı koyacağım dolap numarası 8'di bu herşeyin yolunda gittiğine işaretti. Patenleri giydim, rahatsızdı, birmem neydi diye mırın kırın ettim. Buz pistine ayak basar basmaz anneme, beden öğretmenine, şiirimi çalan kıza, satranç oyuncusuna ve dada sayamadığım onlarcasına siktiri çektim. Çekilin artık kenara, koskocaman oldum ben artık,  bu korkularla nereye kadar? Üçlü tou loop'lar ikili axel'lar bekleyin ben geliyorum artistik patinajın tozunu attırmaya. Her zamanki gibi heyecanla kurduğum hayaller gerçekleşirken biraz eksik oluyordu. Şu hayatta bir şey olsun ki gerçekleştiğinde hayalinden bile daha güzel olsun. Olmadı hiç. Şöyleki, anca yürüyebildim işte.

 Fakat hiç de korktuğum gibi değildi. Süreleri dolunca diğerleri çıktı. Bir tek ben kaldım düşsem de dert mi artık? "Yarım saat oldu ve bir kez bile düşmedim yeah!" derken rehavete kapılıp göt üstü oturuverdim. İyi oldu, kontrollü yürümeyle buz pateni öğrenilemez. Kaymaya çalışmak, kayarken dengede durmaya çalışmak lazımdı. Hakikaten neredeyse 1 saat oldu ve kimse "süren doldu çık artık" demedi. Gidip sordum "15 dakka ekliyoruz...." dedi görevli "İsterseniz daha fazla da kalabilirsiniz". Bazen bana da torpil geçebiliyormuş bu hayat :) Beleş olunca tatlı geldi, geri döndüm ama içimde fişfikliyor bir şeyler: "O patenleri galoşsuz giydin, kimbilir kimler giydi, hangi mantar hastalıkları bulaşacak zaman ve ısının etkisiyle". Onbeş dakika daha kalıp çıktım. Gidip, gastritime ve reflüme de sikrtiri çekip "bıldır yediğin hurmalar gelir götünü tırmalar" sözüne de aldırış etmeden, lahmacunla baklava yedim. Oh be hayat varmış...Kocaman bir yükü kenarıya bırakır gibi oldum. Tabiri caizse boşalmak böyle bir şeydi, arzu duyduğun şeyi gerçekleştirdiğinde hele bir de vicdanen huzurunu kaçıracak bir şey değilse yaptığın rahatlarsın işte.

Ne gariptir ki o kaygan zeminde yalnızken, insanların olduğu düz zemindekinden daha güvende olduğumu hissettim.





24 Mayıs 2015 Pazar

GEÇ KALMAK

Yapılacak bir sunum var; topluluk önünde konuşma...Neleri içerdiğini biliyoruz: Göz teması, dikkati canlı tutma, topluluğa bakarak, tercihen ayakta ve konuya hakim biçimde... Yaklaşık üç adet, topluluk önünde konuşma girişiminin hepsi hüsran olunca yapılacakları bilmek yeterli değildir. İlk üniversite deneyimimde, orta öğretimde hep kaçtığım şey geldi gene beni buldu.

"Okuduğum hikayenin tümü, kelimesi kelimesine aklımda. Sınıfın karşısında özetini anlatmam gerekiyor. Hepsi aklımdaysa özete ne gerek vardı? Anlatmaya başlamamla bitmesi benim için bir olmuştu, kelimeler aktı gitti."-Aferin ıkıntı ama herkesi uyuttun" demişti, sıkıldığı her halinden belli ilkokul öğretmenim. Bense bir kez okuduğum hikayenin tümünü aklımda tutabildiğim için daha fazlasını beklemiştim. O günden sonra özet çıkarmaktan nefret ettim, topluluk önünde konuşmaktan da..."

O gün kendi yazdığım 13 sayfalık makaleyi sunacaktım. Bir şeylerin ters gideceği belki de bu sayıdan(sayı gizemciliği gibi aptal bir batılım var) belliydi. Vakit beş dakika, sadece beş. Kendi günlerinde sunum yapamayanlar bizden kalan süreyi kullanabileceklerdi. Bu süreyi geçme hakkım olsa da geçmemeliydim. Yeteneksizdim. O topluluktaki insan kadar parçaya bölünecekti aklım, parçaları toplarken konuyu kaybedecek, panik olacak kızaracaktım.

Çoğu ayakta, kürsüden uzak bir anlatım yaptı. Sıra bana geldiğinde derin bir nefes aldım. Sakin adımlarla topluluğun önüne doğru yürüdüm, kürsüyü kullanma izni istedim. Kürsüye geçtim koltuğa oturdum, şöyle bir sınıfa baktım, hiç olmadığı kadar kalabalık, hiç olmadığı kadar sessizdi. Başladım, sesimi duyamadığını söyleyen profesörün, bana "öğretmenim" diye hitap edişi koltuğa oturmamı yadırgayan bir atıftı belki de. Bunu umursayacak duygu-durumuna sahip değildim. Sesimi ayarlayıp tekrar başladım. Kafamdaki herşeyi anlatmam yarım saat alırdı, sanki tek bir şey atlasam bütün konuşma boşa gidecek, anlamsızlaşacaktı.

Henüz sadece kavram tanımı yapmış ve esas konuya geçecekken tekrar sınıfa baktım. Otuz dakikayı, beş dakikaya sığdırırken yapacağım hataları bu kitlenin önünde yapabilir miydim? Hayır. Bu gençlerden daha birikimli daha tecrübeliydim, belki de yapacağım çoğu hatayı göremeyecek kadar deneyimsiz ve hoşgörülüydüler. Ben bunu kendime yapamazdım, benden büyüklerin ve eşitlerin önünde yapacağım her hatayı affedebilirdim ama bunu affedemezdim. Orada bulunan aşağı yukarı yirmiüç yaşlarındaki öğrencilerin her hatayı yapmaya hakkı varken ben bunun için geç kalmıştım. Devam etmemeyi tercih edip yerime geçtim. Devam etseydim ve işler yolunda gitseydi özgüvenime bir parça katkısı olurdu. İşler kötü giderse(-ki gidecekti, işin sonu başından bellidir) sanırım kendime olan saygımı tam manasıyla kaybedebilirdim. Sonraki sunumlarda çoğu öğrenci koltuğa oturarak ve görece rahat bir şekilde gerçekleştirdi sunumlarını.

Bazen hata yapmak için bile geç kalmış oluruz. Bazen kaçış iyidir...




10 Mayıs 2015 Pazar

KUTLAMADIM

Kendimi bildiğim günden beri annemin anneler gününü kutlamadım hiç. Severim, sevmez olur muyum hiç! Bazen fazlasıyla.... Bu fazlalık derinlerde bir yerde nefrete tekabül edermiş diyorlar, etsin. Aşkın, sevginin içinde nefret vardır illaki. Önemsediğimiz içindir ikisi de. Muhtar işimizi görürken bize gülümsemedi diye gönül koyar mıyız?

Annem evet. Gözleyebildiğim tek ebeveyn modelim. Erkek olsaydım meryem ve isa gibi anne-çocuk kültü üzerine kurulu garip bir ilişkimiz de olabilirmiş. Aslında tanrı cinsiyetime karar veremeyip ortalarda bir yerde yaratmış da olabilir. Beni fenotip (basenlerim hariç) özelliklerim açısından daha çok babaya benzetiyorlar yoksa herşeyden şüphe duyduğum gibi piç olduğumdan da şüphe duyabilirdim ( Nereye gidiyor bu yazı bilmiyorum, annem okumayacağı için içim rahat ). Hem niye etmeyeyim, analı-babalı piçlik daha beterdir.

Belki babam öldükten sonra evlenmedi annem ama aklı hep o hukuk okuyan eski yarinde kaldı. Belki geri dönebilse en son tercihi bile olmazdı bizim peder. Peder bey de sütten çıkma ak kaşık değilmiş. Hiç gelmesem mi ona? Girdik bir kere. Onun da evlenmeden önce bir yari var imiş. Ailesi etnik farklılık nedeniyle istememiş, bizimki karadenizli (rum-türk karışığı birşeydir muhtemelen, malum ülkemizde saf türk yoktur) Kız da abhaza ya da çerkez imiş. Dışarıya kapalıdır onlar, kız alıp vermezler pek. Ama peder beyle bir münasebeti olmuş sonra da apar topar evlendirilmiş. Bizimki de üstünde otorite kurabileceği, abhazlar içinde yetişmiş ilk körpe ceylana doğru yol almış... Körpe de denemez gerçi, 23 yaş o zamanda "evde kalmış" demek için yeterliydi.

Bir ayıyla, anne-baba sevgisi görmemiş, gururlu, çekingen bir kızın evlendiğini düşünün. Zor bir evlilik olurdu. Olmuş da. Bir kere dahi iyi bir şey anlattığını bilmem kocası hakkında. A pardon! Bazen bizden bıkınca "babanız bile böyle değildi" der...

Eğitimli bir kadın değil demiştim dimi. Baba, anneye görece daha iyi bu konuda. İyi dediğim de orta-öğretim işte. Hem böyle insanları yüksek enstitülere de yollasan eşeklik baki kalır. Makam-mevki düşkünü, geleneksel, asabi, otoriteye bağlı ve otoriter(gücü yettiğine tabi -ki çevresindeki her mevkiden insana da dişi geçirirdi)bir adam işte. Anne ise köyde doğmuş; ağaçların, kuzuların, ineklerin, uçsuz tarlaların içinden çıkıp gelmiş bir heidi. Gerçi bizimki bencil ve karamsar bir heidi idi. Heidi de abartı zaten, öksüz-yetim çocuk prototipi çok farklıdır. Çocukluğu ağaç tepelerinde, yaylalarda binbir çeşit mahlukat ile bir-arada geçmiş  özgür ruhlu bir kadını, "Onu yapma, bunu yapma" diyen muhafazakar, soğuk, sinirli biriyle sınıyordu hayat. Babanın statükoculuğu sökmüyordu tabi, ilk büyük kavgada, gecenin kaçı olduğuna bakmadan, elinde çocukla teyzesinin küçük kabasına yol alıyordu kadın. 60'ların sonlarında onca kargaşaya rağmen ortalık daha bir güvenliydi sanırım. Ne bileyim insanlar ideolojik mevzularla enerjilerini boşaltıken sapkın davranışlara zamanları kalmıyordu heralde. Bu bohem başına buyruk ruhu bildim bileli sürdü. Kapılarda çingenelerle konuşur. Herkesin dışladığı hafifmeşrep komşulara güleryüz gösterirdi. Peder beyin tam tersine, onun için   türk- kürt-ateist-teist-komünist-eşcinsel-dinci-zengin-fakir hiç farketmezdi. Herkes insandı. Herkesi allah yarattı. Her cahil, iyi niyetli ,duygusal kadın-erkek gibi o da bir tek iyi-kötü-kibirli ayrımı yapardı. Bazen abimin ateist-deist söylemlerine, önce içi ürperir sonra "O da öyle işte" derdi. Evdeki ateşli ideolojik tartışmaları, "herkesin görüşü kendine, bitirin kavgayı, rezil olduk mahalleye" diyip yatıştırmaya çalışırdı. Tercihleri yüzünden kimseyi gözden çıkarmazdı. İnsandı ya herkes. Bu kadın köyde yetişmiş, eğitimsiz, kendince dindar bir kadın.

Dindarlığına hiç gelmesem mi? "Bir adama üç kadın" fetvalarını duydu mu zıvanadan çıkardı. "Anne sus dinden çıkıyon" diye alaya aldığımızda, daha beterini yapar, en marksist-feministlerden hallice verip-veriştirirdi. Eşit olmalıydı insanlar, adama üçse kadına da üç koca olmalıydı ona göre. İçinde kalmış heralde yavrumun. Eskiden böyle değildi ki, peder beyle açmış gözünü onla kapamış. Gerçi eskiden de biraz öyleymiş, misal ananem kaç koca eskitmiş, çoğu ayrılma (4 diyordu kendi ama bir rivayete göre sayılamayacak kadar fazla :) ) da girmeyeyim oralara hiç.

Böyle işte. Babanın cahil itaat-otorite- statü düşkünlüğü karşısında,  annenin  cahil anarşik-eşitlikçi-bohem tavrı... Ve geleneksel bir çevrede ziyan edilmiş bir ömür. Bu yüzden o gözler hep uzaklara dalar giderdi. İsterdim ara sıra takılıp kalsın karşısındakine, ara sıra söylediğime tepki versin. Zorlardı bazen, kızardım çünkü, bu kadar bencil olunmazdı çünkü. O da böyleydi işte n'apıcan.

Tanıdığım bütün insanları  az-çok düşünürüm, o düşünceliliklerini tek güne sığdıranlardan daha çok düşünürüm. Doğum günü (herkesin var) hariç hiçbir günü kutlamam aslında, onu da hatırlarsam.




6 Mayıs 2015 Çarşamba

OLMAZ BÖYLE ŞEY!

"Olmaz böyle şey yoksa rüya mı?
Tam mutlu oldum derken yıktın bütün dünyamı
Ben bu dertten ölürsem söyle küçük bey
Hiçmi için sızlamaz olmaz böyle şey!"


Oldu! Düzelmedi. Doktorla görüşme vakti geldi ve geçmekte! Öyle kesip biçip kenara çekilmeyle olmuyor. Bu psikopata yanlış yaptığını gösterme vaktydi! Aradım meşguldü. Geri döndü. Açtım telefonu...

Ben      :"-Doktor hani? Hiçbirşey düzelmedi! Sadece kakam 3-4 tipinde çıkıyor o kadar! Ben onca eziyeti Bristol dışkı ölçeğindeki ideal tipi yakalamak için mi çektim!" (kızgın)
Doktor :-"Ikıntı bak şimdi...." (sakin)
Ben      :"-Sus artık! Artık sana inanmıyorum! Güvenimi boşa çıkardın!"(kızgın)
Doktor :"-Sakin ol ıkıntı...Açıklamama izin ver lütfen..." (panik halinde)
Ben      :"-Hayır! Artık sen susacaksın ben konuşacağım. Her söylediğini yaptım!"(kızgın, gergin)
Doktor :"-Biliyorum, benim bugüne kadarki en bilinçli ve farkındalık sahibi hastam sendin. Ben de iyi bir iş çıkardım...ama niye böyle oldu anlamıyorum..."(şaşkın)
Ben      :"-Ben söyleyeyim sana ne olduğunu, ciddiye almadın!" (Bilgiççe)
Doktor :"-Hayır ıkıntı hayır, söyleme böyle lütfen. Elimden gelenin fazlasını yaptım sen de biliyorsun." (şaşkın çaresiz arası )
Ben      :"-İnanmıyorum artık sana. Ne kadar safmışım!" (Gururlu, mağrur)
Doktor :"-Kırıcı oluyorsun ama. Ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Çok mahcubum..." (Ağlak bir ses tonuyla)
Ben      :"-Peki tamam üzülme! Ben alışkınım zaten acı çekmeye, umutlarımın boşa çıkmasına" (Güçlü ama dramatize eden bir kadercilikle)
Doktor :"-Ikıntı..." (çaresiz, bitkin)
Ben      :"-Hoşçakal doktor sana hayatta başarılar!" (gururlu,onurlu, kabullenmiş)




Böyle olması gerekiyordu. Öyle planlamıştım.





Ama şöyle oldu:

Ben      :"Merhaba, ıkıntı ben?" (ses tonunu düzeltmeye çalışarak)
Doktor :"Evet,'x'dendi(şehrim) yanılmıyorsam."(İlgili-ilgisiz arası)
Ben      :"Hıhı.. evet evet" (kararlı-kararsız arası)
Doktor :"Nasıl gidiyor?" (Biraz meşguliyetin verdiği acelecilikle, biraz meraklı)
Ben      :"Pek iyi gitmiyor ..Aslında iyi giden şeyler de var. Mesela dışkım asla eskisi gibi değil, ideal ve ona yakın bir dışkı çıkıyor 2-3 günü de geçmiyor asla. Bu çok iyi... ama acıyor çıkarken..[...]" (başta üzgün, sonra heyecanlı,  sonra ağlak)
Doktor : "Şimdi ıkıntı bunu konuşmuştuk, hemen düzelmez! Ikınma nedeniyle [...]" (kararlı, kendinden emin)
Ben      :"Hıhı... evet ....tabiki öyle" (korkak, pısırık, mallığına doyma)
Doktor :"Farklı beslenmeye bağlı olarak zaman zaman dalgalanmalar olacak. Bizim amacımız ideal dışkıya ulaşmak.. [...]" (Ukala, sabırlı)
Ben      :"Evet ama.." (mıy mıy, ve önemsiz hissederek)
Doktor :"Zamanla oturacak yerine 3 ay daha çok yeni, en az 1 sene geçecek, barsaklar ... bla bla bla..." (Uzmanca, Bilgiçce)
Ben      :"Anlıyorum... tabiki öyle...şey bide ben egzersizi sorıcaktım..." (sıkıntıyı konu değiştirerek girdermeye çalışır halde,azıcık umutlu ama meraklı)
Doktor :"Kegel egezersizlerine yavaş yavaş başla...[...]" (emir verici bir tonlamayla)
Ben:     : Ama "makatı sıkma kas yaptı" falan demiştiniz...."(kafası karışık)
Doktor  :Evet analismus var sende biraz ama pelvik taban düşüklüğü de var...hergün nefes egzersiziyle sıkıp bırak[...](sabırlı)
Ben       :"Yaparken sıkmıcam normalde egzersiz gibi mi..yani tuvaletimi yaparken değil" (allak bullak, "bu nasıl konuşma ıkıntı" der gibi utanarak)
Doktor:"Evet. Evde, arabada, her yerde, önce nefes al kasları sık sonra nefesle beraber bırak" (yararlı olmaya çalışır halde)
Ben      :hıhı tamam....(Sıkıntılı)


[...]

Ben   :"...hıhı.. evet" (dinimiz amin)

Böyle işte, bu adamda şeytan tüyü var. Konuşmaya başlayınca sanki dünyanın en bilge insanı oluyor karşımda. Mükemmel bir ses tonlanması ve durumu idare ediş biçimi var. Ben de işte böyle, ortada durumum...Sesim de çirkin , güvensizlik de eklenince daha berbat oluyor.
Bir ara "Ağır spor yapanların özellikle haltercilerin basur olduğu doğru mu?" konusuna  getirmişim konuşmayı, "Evet" dedi. Ikınılan her durum götü mahvedermiş. Hele konuşmayı bitirirken babacan bir şekilde öyle tatlı bir "-Hadi bakalım" diyişi var ki 6 yaşında babasına hayranlık ve hafif bir kızgınlıkla bakan bir kız gibi kalıyorum o biçim...Hem kızıyorum hem sempatik buluyorum aslında. Oldukça etkileyici, yakışıklı olmadığını hesaba katarsak yüksek iletişim becerisine yorabilirim bunu.Yo derin duygular beslemiyorum. Kime derin duygu besleneceğini ve sınırımı bilirim ben(Evet herkesin mucize diye baktığı o durumu(aşk, hoşlanma vs) ben kendim belirliyorum). yani hiç o biçim düşünmedim; Ama o konuşurken akan sular duruyor; Ben akmaya başlıyorum. Ben bu adamla her ay bir kere telefonda konuşsam bütün bir hayatımı daha az panikleyerek daha güvenli hissederek geçirebilirim. Mesela muayene günü Defekografiye giderken de "-Ya arabada kaçırırsam" demiştim. "-Boşver en fazla patates püresi çıkar" diyip gülmüştü. Orda yaptığım bok olsa bile sorun etmeyecek birini gördüm. Annelerimiz bile yeri geldiğinde neler derken, onun umursadığı acıdan kurtulabilmem için götü düzgün kullanmam, kontrolü bırakmamdı. Bok çıkaran bir varlık olduğumu kabul etmiş bunun normalliğine yaptığı vurgularla rahatlatmıştı beni belki de. Bunu benim için değil, kendi başarısını ispatlamak için yapıyordu. Olsun, en azından beni doğruya yönlendirebiliyordu.
O konuşurken, sanki alanında ondan daha bilgili kimse yok gibi konuşuyor; O an onun her dediği doğru, her söylediği uyulması gereken bir yasa gibi geliyor. Bana dese ki "-Tekrar ameliyat gerekiyor". Belki o dakka kabul edebilirim.

Yani:

Kadehinde zehir olsa ben içerim bana getir
Dudakların mühür olsa ben açarım bana getir
Bakma canım yandığına sorma benim halim nedir
Ağladığın geceleri, kalbindeki acıları
Çekinmeden bana getir, sen tükenme beni bitir
...

Konulu videolar:






Bir ay giderim bu gazla :)


30 Nisan 2015 Perşembe

SELAMÜN ALEYKÜM

Dedi, kara çarşaflar içinde tanımadığım bir kadın bana, ben durakta beklerken.
"-Aleyküm Selam" dedi ıkıntı, kendi üstüne başına bakıp "bu kadın kör olabilir mi?" diye düşünerek.

Vay canına! Yıllar önce, annemle yürüyüşlerimiz esnasında bunlar anneme denirdi. Tarafıma dahi bakılmazdı. Abimin tabiriyle bu "ninjalar" yok sayarlardı beni. Kınıyordum tabi "İnsanları giyim tercihlerine göre sınıflandırıp onlarla dalga geçmemeliyiz!" diyordum. Fakat "Horozumsu saçlarına, dar tişörtüne, donu görünecek kadar düşmüş 3. sınıf taşlanmış pantolonuna bakıp bazı gençlere apaçi derken iyi. Saçını 2. sınıf (fantezi-arabesk-türkü karışımı) türkücüler gibi boyamış sivri burun ayakabı giyenlere kro derken iyi" cümleleri tokat gibi yapıştı suratıma.

Kadın diyorum. Muhafazakar kesim baya bir ılındı diyorum. Dış görünüş farkına bakmadan selam veriyor.  Dini vecibelerini bir yana bırak, cevap bekler gibi  bakıyor."ben dedim benden çıktı" olayını aşıyor sosyalleşme amaçlı bir selama dönüştürüyor eylemi. Hani otobüste kent yaşamının yalnız a-sosyal bireyinin yanına düşen geveze kır teyzesi gibi. Tam olarak bunun gibi diyemem, belli bir İslami kültüre sahip, ayrıca kültürel farklılıkları sorun etmeyecek kadar modern eğitimin içinde olmalıydı.

Kara çarşaflı bu kadınlar, türbanlı kıytırık özenti kadınlardan bazı noktalarda ayrılıyorlar. Bu türbanlılar  bazı kadınlara, kendi götündeki tayta, skinye bakmadan "Kız sende kapansınaaaa" diye baskı kurarlardı. "Neremi kapatayım" diye sormak lazım. Bana hava hoş, türban taksın bikini giysin, gıkım çıkmaz. Tercihlere saygı önemli.

Şu da var ki bir insan bir biçimde giyiniyorsa bu elbette onun hakkında bazı tespitler yapmamızı sağlar. Beyin kısa yolları kullanarak enerji tasarrufu sağlar. Bir insan hakkında uzun uzadıya düşünmeyiz gördüğümüz ilk 1-2 dakikada defterini dürerüz. Önyargısızlığın imkanı yoktur. Fakat ayarı kaçırmamak lazım.

Ölçülü olmak iyidir.

29 Nisan 2015 Çarşamba

KAN GRUBU

Bir tarafta horon tepen gençler, diğer tarafta kızılay çadırları. Bu tezatlıklar gerçekten de çok yorucu. Hele hele "Bahar şenliklerini istemezükkkkk! Biz müslümanıkkkk!" diyen bir grup var ki hiç girmeyeyim. Kütüphanede makale incelemesini bitirmişim, huzurluyum. Biten bir şeyler huzur veriyor ama hüzün de... Bu sefer değil bu sefer hüzün belirleyicim, alacağım nottur. İkinci kutsal alanımdan(kütüphane) çıktım 1 saatlik mesafe olan semtime gidecek otobüsü bekleyeceğim. "Daha çok var, kan mı versem aceba?" bu soruyu sorduğumda kararı vermiştim zaten. Malum beyin 6 saniye önce veriyor kararı bize uygulamak düşüyor.

Aslında bir U dönüşüyle hemen yanındaki şenliklere gidebilirdim. Az ilerdeki çocuk da bunu farketmiş olacak ki yapıştı yakama. Üç saat önce ilahiyatçı profesörün dersinin hemen öncesinde de aynı şey oldu. Çocuk girdi sınıfa, büyük bir ciddiyetle "Oturun yerlerinize ciddi bir konu paylaşacağım" dedi. İşte geleceğin "Demokratik açılımlı diktatörü" yürü be koçum, kim tutar seni...Kızılayın kan bağışından bahsetti. "Ya sizin başınıza gelse..." bla bla...empati empati... Ben orda doktorun emriyle yelleniversem eskaza duyuverseniz  empati yapmazsınız ama."Kan grubumu bilmiyorum öğrenebilirim heralde"dedim. "Formu doldurun sorarsınız orada" dedi. Ömrümü yarıladım hala kan grubumu bilmiyorum. Göya ameliyat olunca öğrenecektim.Şöyle böyle dediler olmadı. Bir de kontrol doktoru dalga geçti. Pislik. Ben araba kullanmasını da bilmiyorum. Yüzme de bilmiyorum, derin olmayan yerlerde kırıtıyorum öyle. Bisiklete binmesini de bilmiyorum. İkili ve grupla yapılan dansları da bilmiyorum. Korkularım yüzünden hiçbirini öğrenemedim. Rezil olma korkusu, Acı çekme korkusu, Panik olma korkusu....

Bayılan falan oluyor mu diye sordum çocuğa. "-Ya şöyle aslında... bazen kaslı cüsseli abiler geliyor küt gidiyor, bazen incecik kızlar geliyor hiç bir şey olmuyor." Çok şükür rahatladım. Düz mantık: Kızların götü sağlam. O kaslı abiler  korkudan gidiyorlardır zaten.

Formu doldurdum "Aidsli biriyle cinsel münasebetiniz oldu mu?" "Frengi belsoğukluğu vs hastalığı olan biriyle cinsel münasebetiniz oldu mu?" "Hapishaneden çıkmış biriyle cinsel münasebetiniz oldu mu?", "Erkek erkeğe anal seks yaptınız mı?",....vb bir sürü soru. Bunlar hep o demokratik açılımlı diktatörcü şeyler...Şaka şaka bunlar modernizmle gelen yumuşak totaliter şekiller. Meali: Gözetleniyoruz. Halbu ki "Kan yoluyla bulaşan bazı hastalık unsurlarıyla cinsel vs yollarla temas ettiniz mi?" deseydi anlardım. Yatak odamıza giriyorlar ey insanlık nerde senin toz kondurmadığın ahlakın. Hepsini geçtim insan denen mahlukatın ne derece cahil olabileceğinin kanıtıydı sorular. Onu da geçtim ne kadar monoton bir hayatım olduğu sorulardan sonra dank ediverdi.

Kan değerlerim çok iyiymiş. Be mübarek yaz günü ellerim niye buz kalıbı o vakit. Kesin gidiciyim ben ya da sinsi bir romatizmal hastalığım var. Halsizim zaten belliydi. Kan değerlerimi ölçen kıza sordum "Kan grubumu öğrenebilir miyim?" "Kan verebilirsen öğrenirsin" dedi. "Ne kadar ekmek o kadar köfte"


Soru:"-Neden kan bağışlamıyorsunuz?"
Cevap:"-Götünüze giresice bürokrasiniz yüzünden"

Bu bürokrasi Kafka'nın K'sına bile fazla. Doktorun yanına yolladılar, konuştum. Başka doktora yolladılar. Ayakta beklettiler. Doktorun konuştuğu duyulmuyor, habire yaklaş diyor. En sonunda yemem seni korkma yaklaş dedi de içim rahatladı. Töbe  ne korkacam, kişisel bölgemi geçtin mahrem bölgeme girdin hala konuşuyon. Az bağırsan duyardım. (Toplumsal mesaj: Tanımadığımız insanların mahrem alanına girmeyelim)

Kan veremezmişim ameliyat üzerinden 1 yıl geçmeliymiş. Nasıl yani bir sene sonra mı? "Dokuz ay sonra" dedi. Dokuz ay. Dokuz ay....O dokuz ayda kaç kişi kansızlıktan ölebilir.

Hepsi bir yana kan grubumu öğrenemedim.



28 Nisan 2015 Salı

ÇİKOLATALI DUŞ JELİ KRİZİ


Ben:"-Kutsal alanımdayken beni rahatsız etme!"
O:   "-Sıçayım kutsal alanına"
Ben:"-Si......."

Gerçekten kızmış yoksa çok fazla argo kullanımı yoktur. Görece yoktur. Bana göre yoktur.
"Bir sefer de biten duş jeli kutusunu siz değiştirin" demez mi? Biz kimiz yahu, benden başka kimse ilgilenmez ki o işlerle. Zaten hep ben değiştiriyorum hatta hep ben alıyorum. Aldığım duş jellerine yok "kaşıntı yapıyor" yok "alerji yapıyor" diye burun kıvıran da sensin. Sırf bu yüzden deniz yosunu gibi kokan jelleri aldıran gene hep sensin.

Çıktı duştan "Çikolata kokuyor muyum?" diye sordu. Aceleyle çikolatalı olanı alıp girmiş banyoya. E pes! Bir kere senin cildinde o koku kalmaz, hafiften erkek kimyası var sende. Ayrıca diyelim çikolata koktun ne zararı var. Çikolata sevmeyen yoktur ki. Hem esmersin de. Ne sandın, çikolata kokuyorsun diye üstüne saldırıp yiyecekler mi? Ne diyeyim ben sana, o yaştan sonra seni isviçre çikolatasına kaplasak zor yerler hanımefendi.

İşte sen bu yüzden onca uyarıma rağmen ben tuvaletteyken gelip sesleniyorsun hem de gergin bir ses tonuyla. Sonra da ıkıntı iyileşemiyor. İyileşemem tabi. Anlamıyorlar beni, hiç anlamıyorlar. Normalde de rahat vermiyorlar anlıyorum ama tuvalette rahat bırakın. Doktor sıçma pozisyonumu belirledikten sonra karakterim değişmeler gösterirken, benliğimde amele izleri belirmeye başlamışken senin bu yaptığını Çorumlu yapmaz!


Eskiden Yılmaz Güney gibi sıçarken, artık Tuncel Kurtiz gibi sıçmam gerekiyor

Bu arada onlar sıçmıyor kara kara düşünüyorlar. Bu pozisyon amele tipi düşünme pozisyonudur. Düşünen adam heykeli de medenilerin düşünme pozisyonu, bir nevi klozet pozisyonudur hepimiz biliyoruz. Topukların yere değmedikten kelli daha çok düşünürsün benim gibi düşünen adam....

Bu arada film gerçekten de Yılmaz Güney'in en iyilerindendir. Replikler  "Okumuş orospu olsun" sahnesindeki kadar iyidir. Kentsel dönüşüm sorunlarına vurgu yapan nadide bir filmdir.

Ben diyordum, Beni anlamıyorlar diyorum... Sanıyorum yapmam gereken Amerikan Yerlisi  tarzında, toplumdan uzak münzevi bir hayat yaşamak. Aksi halde, sorunlarıma bir duş jeli kadar kıymet vermeyen insanların yanında battıkça batmak üzereyim.

6 Nisan 2015 Pazartesi

DAYANIŞMA

(BU BAŞKA)

Geçen günlerde Okul binasının tuvaletinde sıra beklerken duvarda asılı bir kutu gördüm üzerinde "Kadın kolektifi" yazıyordu. İçinde bir-iki ped vardı. Üzerinde yazan diğer şeyler ise "kadınız halden anlarız", "fazlaysa at", "yoksa al" idi.Aslında fotoğrafını da çekmiştim. Harika bir şey bu. Koskoca okulda ped-tampon alınacak yer yok iyi mi? Kaldı ki alana kadar ohooo!. O beyaz pantolonlar, skiny ler ne olur kimbilir.

Basit bir şey gibi görünüyor ama değil işte. Çok yardımsever biri sayılmam yine de böyle dayanışma içeren oluşumlarda duygulanıyorum. Bir tanıdık şey demişti "Benim beynim kapitalist, kalbim komünist". Aslında benim durumum da farklı sayılmaz. Bir Stirner hayranı olarak Beynim Stirner der, Kalbim Kropotkin. Bu iki adamdan biri dayanışmacı,  yumuşak huylu, bilgili, arkadaş canlısı, hoşgörülü biri olarak bilinir. Bu kişi Kropotkin'dir. Diğeri bencil, vurdumduymaz "gücün kadarsın" diyen Stirner. İkisi de anarşist. İkisini de başka başka severimbaşka başkadırlar gözümde: Stirner karizmatik,  Kropotkin sempatik

Kropotkin öldüğünde Bolşevik diktatörlüğüne rağmen 5 kilometrelik bir kortej tarafından cenaze taşındı. Stirner ise Berlin'de, beş parasız  yalnız, sefalet içinde öldü.

Dediğim gibi pek paylaşımcı sayılmam da işin içine çocuklar girince 180 derece ters dönüyor bünye. Böylelikle bu paylaşımı kendime görev bildim.

Dilekçe arkadaşımız bir etkinlik başlatmış

 <<<< dilekçe>>>

maili de bu: dilekce54@outlook.com




3 Nisan 2015 Cuma

KISA TAHTA KURALI

Yüzyüze gelmedeğim, bir iki çift laf etmediğim, beni yazdıklarım kadar tanıyan, yazdıklarımı okuyan bir-iki insan varsa ve bu bir-iki insan kadar olamıyorsa yakınlarım/ız. O yakınlığı sorgulamak lazımdır artık. Elimdeki bombayı  muhataplarının yanında patlatmanın vakti gelmiştir artık. İki taraf da incinecek, belki eskisi gibi olacak, belki olmayacak. Yaptım. Uykusuz zamanlarım patlamak için en müsait olanlarıdır. Öyle bir zamana denk geldi. Sırayla bunu herkese yapacağım artık.

Gün içinde konuştuğunuz bir insan ziyarete gelecekese haber verir, vermeli. Hiçbir şey söylemeyip akşamın dokuzunda "Ben geldim kimse yok" derse. "O soğukta kapıda bekle ozaman" diyebilmem benim kötülüğümden değildir. İyi biri de değilim hak edene hakkını veririm ara sıra o kadar. Biraz sinirliysem hak dağıtımı fazlalaşır. Dört Öğretim görevlisinin dördünün de saçmalıklarına takıldım o gün. İçim daralıyor, konuşacak bir tanıdık göz arıyorum, teklifsizce geliyor ve yine kendi sıkıntılarını dökmeye başlıyor hemen.

"-Sus artık! Sakın bir şey anlatma !"

Bu kadar basitti.

"-Bir kere beni dinledin mi? Dünya senin çevrende mi dönüyor. Bir kere ya!"

Bu da çok basitti.

"-Ama ıkıntı ben senin söylediklerini anlamıyorum"

Gevrek ve gevşek bir şekilde kolayca söyledi. Kitap getirmeyen öğrencileri ilkokul öğretmeni gibi azarlayan bir akademisyenin, bizi ilkokul öğrencisi yerine koymasından bahsediyordum oysa. 10 yaşındaki bir çocuk bile bunu anlar.

"-Onu demiyorum genellikle anlamadığım şeyler söylüyorsun"

O zaman durup düşünmedim. Düşünecektim elbet, sonraya sakladım. Hızımı almışken tek kelime ettirmedim. Yemek boyunca konuştum durdum. Arada konuşacak oldu susturdum. Gerildi. Kıpkırmızı oldu.

"-Bana mı sordun da okula başladın!" dedi.

"-Peki sen bana mı sordun, o seni sıkıntıya düşüren sorunlara dalarken?"

Sustu o vakit. Haksızlığını farketmesine bencilliği müsade etmiyor. Kötü biri değil aslında, herkesin birbirinin açığını kolladığı bir dünyada biraz fazla temkinli ve faydacı. İpleri koparmıyor. Ben gemileri bile yakacak haldeyim oysa.

Yemeğimizi yedik. Birden sakinleştik, kan şekerinden sanırım.O kadar pilavı nasıl yediğimi bile çözemeden durup düşünmeye başladım söylediğini...

Söylediklerimden anlamıyor demek. Konuşurken, kendimi karşımdakine göre ayarlayayım derken tutulup kalmıyor muydum? Onların anlayacağı kelimeleri seçeyim diye kesik kesik konuşmuyor muydum? Hiç anlamayacakları şeylerden hiç bahsetmemeyi de seçiyordum. Çoğunlukla da susuyordum. Be insan evladı sen benim için ne yapıyorsun? Açıp bir kelimenin anlamına bakmak bu kadar mı zoruna gidiyor? Susmayı o kadar öğrenmişim ki okuduğum kitapların yüzde birini okumayan adamlar kadar bile konuşamıyorum artık. Şuracıkta bir tek kendimden bahsedecektim güya..Güya içimi döküp boşltacaktım... Baktım ki yazdığım yazılarda hep başkalarını anlatıyorum...Yaşadıklarımı zerrece siklemeyen birilerini...

O zaman herkes yoluna...

Minimum yasasının da dediği gibi, fıçının tahtalarından biri kısaysa, uzun olan tahtanın fıçıyı doldurmada bir işlevi yoktur. Fıçı hep onların seviyesine kadar doluyor. Hiçbiri kötü değil aslında konumlarını belirleyen şartlar var...

İnsana, sıkılmayacağı kadar kendine benzeyen, çatışmayacağı kadar kendine benzemeyen insan lazım... Ya da üstadların dediği gibi...




1 Nisan 2015 Çarşamba

DAYAN(IŞ)MA


Kime rastlasam (yaklaşık yüzde 90'ı)"Bu yaştan sonra manyakmısın okul sıralarında dirsek çürütüyorsun" diyor. Bazen sabrım sınıra dayandığında,  aynı içeriği daha ağdalı ve okkalı cümlelerle bizzat kendime boca ediyorum. Az sonra unutup 3.Üniversiteye giriş aşamalarını gözden geçiriyorum. Ki  yüzde doksan onu da gerçekleştireceğim. Bu kadar meraklı biri olmasaydım bana biçilen standart bir hayatla devam edebilir yaşamımın bütün evrelerini basmakalıp düşüncelerle geçirebilirdim. Ancak o zaman, hem foucault'a hemde bana göre yaşamanın  bir anlamı kalmazdı. Aranjuez eşliğinde o manzaralı yerden ebedi huzura göçmek bu saçma hayatı devam ettirmekten daha doğru olurdu. Der ki:  "Yaşamın ve çalışmanın temel amacı, kişinin başlangıçta olmadığı kişi olmasıdır." Mesela eskiden garip bir homofobik düşünce yumağında debelenir dururdum. Şimdilerde daha iyi fark ediyorum bunu.

Yemekhanede sıraya girdiğimde kuyruk taa çıkışa kadar uzanıyordu. Böylelikle menüde sevilen bir yemek olduğu daha içeri girmeden anlaşılmıştı. Sıra sıkıcı ("ı"lar aynı zamanda"i") bir şekilde ilerlerken yan tarafta ne söylediği belli olmayan homurdanan bir ses... ne söylemiş olabileceğini ancak arkasındaki çocuğun tepkisinden sonra çözebildim...
"-Bir şey yapmıyom olum, yer yok!"
 Öndeki çocuğun söylediği şey de bu olabilirdi:
"-Dayama bak ben dayarsam fena olur..."
ya da bu:
 "-Bana öyle dayama, anlayacaklar"

Bildiğimiz fortçu geyiği işte. Güldüğüm doğru, huzursuz bir gülüştü bu, ne kadar rahatsız edici bir olaydı esasında. Yahu ne var biraz sürtündüyse arkadaşın. Benim gibi sıvı değişimi ve hijyen takıntısı olmadığına her bahsine girerim. On yılda bu okulda ne çok şey değişmiş halbuki...

On yıl önce yine bu okulda o uzun saçlı-sakallı metalci olduğunu düşündüğüm( o zamanlar şimdiki gibi herkes rockçıdan bozma tiple dolanmıyordu ortalarda, diklenmiş saçlar, 3 numara saçlar, omuzlarda saçlar falan filan vardı... Uzun saç-sakal direk aczimendi  ya da heavy metal üyeliği demekti) çocukla aynı sınıfa düşmüştük sınav için.  Aynı bölümdeydik ama o gün konuşmuştuk ilk kez, sıradan kalkacağı sırada erkek arkadaşıyla kucak kucağa bir konuma geldi. İkisi de rahat, bizimki daha rahat şöyle diyiverdi

"-Şimdi olmaz hayatım, aile var, akşama bekle gelicem"

 Rahatlığı kendine hayran bırakmıştı beni. Sınava girdiğimde önümde oturuyordu, sınavını bitirmişti ama habire arkaya dönüp bana bir şeyler söyleyecek gibi oluyordu. Sanıyorum bana kopya vermeye niyetlendiydi. Hiç adetim değildi kopya çekmek. Olsaydı belki  tanışmayı derinleştirme durumu olurdu, olmadı. Bazı konularda ne kadar standart olduğumu söylemişimdir.

Kadınlar bu kadar katı değil mesela, ne bileyim en azından birbirine dokunabiliyorlar. Hemcinsini sevmeyen,  ondan korkan bir insan karşı cinsi ne kadar sevebilir ki? İnsan önce kendine dair bir şeyleri sevmeli kabul etmeli. Adam ah! ne  zırvalıyorum ben, bu dünyayı bu kabullenemeyiş, bu rekabet tüketmedi mi zaten...

Bitişi antropolojik bir bulguyla yapayım. Bir varsayıma göre çok eskiden grup evlilikleri varmış, hatta erkekler çok olduğundan, çok kocalı kadın evlilikleri de varmış. Sonra erkekler,  fazla olan hemcinslerini öldürerek, hatta yiyerek durumu eşitlemişler ve tek eşliliğe yönelmiş insanoğlu. Bazen düşünüyorum, acaba savaşların amacı erkeğin evrimsel süreçteki çapkınlığını ihya etmek mi? bkz. dünyadaki en taş kadınların yaşadığı rusyadaki nüfusun kadın fazlalığı...

Not: Yanlış anlaşılmasın evrime ve gelişime en büyük faydayı çapkınlar ve flörtözler sağlar. Hayatın tadı tuzudurlar. Bilim insanlarından bile daha yararlılar. Eleştirdiğim nokta şu, hayvandan insana geçiş sürecinde bilişsel duygusal değişimler yaşayan insanoğlu, evrimleşerek geldiği noktaya uygun hareket etmek yerine atalarının ilkel yöntemlerine başvuruyor.

İkna ve hoşgörü iyidir...



29 Mart 2015 Pazar

TEORİ VE PRATİK


Teorik yanımın pratik yanıma ağır bastığını söyler dururum. Beni dinleyenler, o dakika bir devrim yapacağımı ya da bir ihtilale çanak tutacağımı sanırlar. Tuvalette sıçarken bile utandığımı  bilmeden korkuyla karışık bakarlar öyle. Anlatırkenki soğukkanlılığım, sanki söylediklerim için bir tek eyleme geçmek kalmış hissiyatı uyandırır. Toplumsal yapıları değiştiririm, tabuları-kuralları yıkarım, hatta evrensel tüm kurumlara karşı savaş açarım. "Ama aile olmadan olmaz ki" derlerse de "Olur niye olmasın yeri geliyor yağsız tuzsuz yemek yiyoruz" derim. Siyaset, İktisat ver köküne kibrit suyu. Hele devlete geldiğimde,  sanki ağız birliği edercesine hepsinin savunması  "Sen sokağa çıktın, biri sana tecavüz edecek, kim koruyacak seni?" oluyor. Pek muhterem insan, niye öldürmek değil de bu, hırsızlık değil de bu, aklın nerende senin? Kaldı ki koruyor mu sanki?

İşte böyle bir insanın tuvalete girdiği anda işini bitirene kadar sifonu açması, ezile büzüle dışkılaması ne garip.

Şöyle bir baktığımızda, bu kadının namazında niyazında olduğunu, elinden tesbih düşmeyeceğini sanırsınız. Kim bu kadının ahlakından şüphe edebilir ilk bakışta? İşte bu mazbut kadın hastanenin ortasına sıçıyor. Pardon, biraz duvar tarafıymış. Ben bile yani... Ben bile "Yuh artık!" diyorum. Markette, kumsalda neyse de hastanede ya! Ayıp yahu!



 
şişli etfal


İşte bunları gördüğümde isyan ediyorum..."Ben neden böyleyim?" diyorum. Bu kadının hiçbir ıkınma sorunu yoktur. Allahın cezası kadın götüyle mutlu mesut yaşıyordur.

"Ulan gerizekalı" diyorum kendime, herşeyin karşısına geçtin anladık da, tek fonksiyonu vücundundaki pislikleri çıkarmak olan şeyden ne istedin? Onun suçu ne?




23 Mart 2015 Pazartesi

OLAĞAN DELİLER

"[...] başarılı bir cerrahla seri katil arasındaki çizginin aslında nasıl da ipince olduğunu gözlerimizin önüne seriyor."

Diyordu kitabın tanıtım yazısında...

Şizofreni ile ilgili kaynak taraması yaparken rastladım bu kitaba:"Olağan Psikopatlar". 
Parlak, janjanlı başlıklar yerine daha bilimsel-kuramsal içeriğe yönelik kendi halinde başlıkları yeğ tutardım.Yine de"Olağan Şüpheliler" gibi bir filmi çağrıştıran bu isim bir bakıp çıkmayı hakediyordu.

Kevin Dutton, psikopatların  kendini beğenmişlik, ikna yeteneği, yüzeysel bir karizma, acımasızlık, pişmanlık duymamak ve diğer insanları manipüle etme eğilimi gibi niteliklere sahip olduklarını söylüyordu. Bu özellikler bazı psikopatları seri katil yapıyor, bazı psikopatlarıysa Wall Street'in zirvesine taşıyormuş. Ayrıca psikopat çıkaran meslekler sıralamasında cerrahlık 5. sırada imiş!

Bu özellikler bazılarını özellikle Proktolog-Cerrah yapabilir. Bir cerrah neden bok çıkan bir bölgede uzmanlaşır ki? Şayet ailesinde basurdan ölen biri yoksa ki bundan kimsenin ölmeyeceğini önceki yazılarımda söylemiştim... Yaklaşık iki buçuk ay önce ameliyat olduğum proktolog olan doktorum için ne demiştim? "Deli ile dahi arasında bakan gözlerle..." sanırım. Ürperdim.

Kendini beğenmişlik: +
İkna yeteneği: ++
Yüzeysel karizma:(tipinin normalliğine rağmen) +
Göz kontağı kurma kabiliyeti:(hem de küstahlığa varacak şekilde)++ 
Odaklılık:+

Acımasızlık: -
Diğer insanlarıı manipüle etme eğilimi: Bilmiyorum
Pişmanlık duymamak: Bilmiyorum

Beşe üç desek... 
Lanet olsun hala dikenli tel sıçıyorum!
Doktor eğer psikopatsan... eğer bir psikopatsan... Selam eder, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim.Offf ! Ne yapabilirim ki? Eğer psikopatsa masadan canlı kalktığıma sevinmekten başka ne yapabilirim? Bir iki hafta içinde reglimin düzene girmesini ummaktan başka...?

“Ben ameliyat ettiğim kişilere karşı en ufak bir acıma hissi duymam. Böyle bir lüksü yaşama şansımın olmadığını düşünürüm. Her ameliyata girdiğimde soğuk, kalpsiz bir makine olarak yeniden doğarım. Neşter, matkap ve testere ile bütünleşirim. Hastanın beynini keserken, ölümü kandırdığımı düşünürüm. Duygusallık bir entropidir, mesleğe ihanettir. Yıllardır mesleki yaşamımda duygusallığı en derinlere gömdüm ve oradan çıkmasına izin vermiyorum”

Diyor başka bir cerrah ve içime bir nebze su serpiliyor. İşte bunu yapabiliyorum. Kendimi kurup sonra bozmak. Belki de herşey olasıdır...Ben bir paranoyak olabilirim, O bir psikopat, RTE de Narsistik Kişilik Bozukluğu...

15 Mart 2015 Pazar

ANLAŞAMAYAN 46'LIKLARIN DÜNYASI

Nasıl soğuk bir ay bu. Geçse de bitse!Yorgun, bezgin, bitkin, kırgın halde eve geldiğimde karşı dairenin kapısında çiçekler açmıştı. Çiçek dediğim de, iki parça tül üstünde bebek arabası simgesi ve "HOŞGELDİN BEBEĞİM" yazısı. Isınıverdim, öylece kaldım kapıda.

Hiç tanımadığım bu çift, binanın en mükemmel sakinleriydi. Hele bizim evdeki ve diğer evlerdeki çingenelerin yanında, kraliyet ailesine mensupların ulaşamayacağı bir asillik vardı hal ve tavırlarında. Bizim aksimize (ben de klas bir insan sayılırım, ablamın çingenliğine geliyor o çingenler eve) gelenleri gidenleri de pek sakin ve kendi halinde insanlar. Gerçekten de çok tatlı bir çift, varlıkları yoklukları belli değil. Konuştuğum onca yakınımla anlaşamamıştım da bu çiftle her şeyi karara bağlayıp  "Sessiz olalım, kimseyi rahatsız etmeyelim;  merhaba, naber, nasılsınlardan uzak duralım" deyip köşelerimize çekilmiştik adeta.

Kapım çalındı, hayırlar olsun, kimdir gündüz vakti (Bizim çingenler akşam gelirler hep). Açtım, elindeki kafası kadar olan telefonundan gözlerini ayırmayan, uzun boylu zayıf bir kadın bir şeyler söylüyor. Meğer sabahları sus sesi duyuyormuş onun nedenini arıyor. Algıda seçicilik derler ya, çıkardığım gazların sesinden mi bahsediyor acep diye düşündüm. Elindeki telefondan kafasını ayırsa doğru dürüst anlatsa, hatta önce bir özür dilese sorun yok aslında. Böyle olmadı tabi. "-Her sabah bu sesi dinlemek zorunda mıyım? 1 saat susmuyor....arıza varsa verip parasını yaptıralım!" dedi. Gittim banyonun musluğunu açtım ses yok. "-Diğerlerini de açın!"... Gittim açtım. Ses yok, bir şey yok. Hala telefonunu kurcalıyor, yüzüme bakmadan şikayet edip duruyor. Sinirlendim. "-Derdiniz ne sizin?" diye sordum. Yine aynı saçma tavırlar...Cool görünmeye çalışan adamlar, kadınlar bile bu kadar saçma-yanlış iletişim kurmaz. Söylenerek asansöre binerken "-Siz bana böyle emirvaki yapamazsınız!" diye bağırdım arkasından. Ne yapsa beğenirsiniz? kafasını asansörden çıkarıp"-Yaparım ben!" dedi. Altı numaraydı bu.

Sonra üst komşunun tepemize ıslak halı asması, pişkin pişkin cevap vermesi. Bu da, havlusu balkonumuza düştüğünde, nerden geldiğini bilmediğim için, günlerce balkonda görülecek bir yerde himaye edip, öğrenince kapısına kadar götürdüğümüz onüç numara. Yan binadaki çatlak kızın otobüste yanıma gelip, açık bıraktığım site kapısı için "O kapıyı bi daha kapat tımaaamıı! diye bağırması...Numarasını bilmediğim paçoz...

Bu paçozu çekiştirirken konuşmuştuk yirmidört numarayla, aynı sabah beni kenara çekip "-Tişörtünüzün üstünde etiketi kalmış." dedi. Önce pek ihtimal veremedim ama kalmış sahiden de, beden numarasının etiketi oluşuna mı daralayım, yıkamayı unutup giydiğim tişörtteki başkalarına ait mikropların vücudumla temasına mı? Hayatımda ilk kez başıma gelmişti. Gerçi bir sabah, pijamalarla duşa girmiş ıslandıktan sonra farketmiştim, başka bir sabah turuncu pofuduk ev terliklerimle elimde bavul olduğu halde ana caddeye kadar çıkmıştım. Diğer bir seferinde lisede eteğime regl kanı bulaşmıştı. Daha bir sürü şey.. Ve bu hepsinden beterdi. Ne zaman bu kadını görsem aramızda bir anlaşma varmış gibi sessiz kalırız ikimiz de. Onu gördüğümde kötü hissederim, otobüste yanı boş olsa bile gider ayakta beklerim. O yanıma otursa görmezlikten gelirim. Yolda görsem binaya girmesini bekler sonra girerim. Kötü biri değildi, en az karşıdakiler kadar tatlı bir çiftti eşiyle. Böyledir kötü hatıralar, çok iyi insanları dahi uzaklaştırır birbirinden. Bu yüzden seversin ama çekip gidersin, her baktığında kendi acizliğini, eksikliğini hatırlatan anılardan gidersin. İyi insanlar her şeye rağmen bir arada kalamayacak kadar iyidirler. Bu yüzden, örgütlenip güç sahibi olabilenlerde hep bir pislik vardır. Olumsuz bir benlik algısı da çok sorun değildir onlar için.

Üstümüze taşınan dokuz numaranın balkondaki F'yi  baştan aşağı yıkaması. Üstüne üstlük kibarca "-Biz yeni taşındık, böyle tanışmak istemezdim" demesi.

Ve bir gün kapıma elli yaşlarında sarışın bir kadın geldi. Özür dileyerek başladığı uzunca konuşmasından anladığım: Ona gelen resmi belgeler açılıyor, bazen bizim posta kutusuna koyuluyordu. Resmi makamlara iletmiş ama kargocular işte!"-Yanlış anlamayın, ben böyle geldi... ama[...]" resmi evraklarının açılıp öteye beriye atılmasından bahsediyor. Ayıp, diyor önemli şeyler bunlar... "Biz böyleyiz, alışın bunlara" demek istiyorum, diyemiyorum. Gülümseyip, yarım yamalak türkçesiyle anlatmaya çalıştığı derdini anladığımı ima ediyorum. Sahiden de anlamıştım, bu güne kadar türkçe konuşan ama aynı zamanda konuşamayan insanlardan daha rahat anlaştık. Bu Türkiye'de yetişmiş bir Türk insanı olabilir mi? Değilmiş zaten, Romanya'lıymış. Gerçi Romenlerde az paçoz değildir ama bana iyisi denk geldi demek. "-Sizi bazen görüyor ben, iyi birisiniz...Siz Turk?" diyip elindeki Türk kahvesini veriyor bana. Bir Türk olarak içeri çağırma nezaketi göstermedim tabi ki. Milletimin öküzlüğüne, denyoluğuna halel getirmem ben. Onbeş numarayı da böyle uğurladık.

O pembiş tüllü yazıyı gördüğümde içim kıpır kıpır oldu. Eve girdim, bir kağıda "Tebrikler :)"  yazıp hiç tanımadığım bu insanların duvarlarındaki sepete koydum... Sekiz numaradaki bebeğe, zorlanmadan yaşayacağı bir hayat diliyor ıkıntı... Hoşgeldin bebek, bu kirli paslı dünyaya, insanların aynı dili konuşup anlaşamadığı bu götü boklu gezegene hoşgeldin...



10 Mart 2015 Salı

UMUT, ERTELEMEK GİBİ BİR ŞEYLER

"Sözlerimi geri alamam
Yazdığımı yeniden yazamam,
Çaldığımı baştan çalamam,
Bir daha geri dönemem."

...
...

Çözmeye çalıştığım mâzimi düşünesim hiç yok. Şu sıra hiçbir şey yapasım yok. Anladım ki görmek yeterli değil; Gördükçe "Burada da bunu yaptın. Niye yaptın?"  Niyeler...Keşkeler... Kendim için keşkeler, başkaları için bile keşkeler...Neden herşeyi ertelediğimi şimdi iyi bir idrak ediverdim. Bir umuttur devam ettiren insanı...

Dün doğumunun yıldönümüydü N'nin. Küçücük bir şey. Daha 1 yaşındayken, kazara kaynar suyla kolu ve boynu yandı, hayati riski atlattı. İzler zamanla azaldı, sanıyorum tam olarak geçmeyecek. O günden sonra sudan korkmaya başladı. Bir gün ailesi taşınırken sefil olmasın diye,  pasaklı halde bana verdiler. İnsan bi üstünü değiştirir. O kadar sevimli bir çocuk ki, pasaklılığına rağmen, gören yakıyor abayı. Ben de "Benim o, benim annesi, " bile diyemiyorum gerine gerine, üstü başına bakınca. Annelerin çocuk temizliği konusundaki hassasiyetini de o gün anlamıştım. İkibuçuk  yaşındaydı. Konuşmayı zor söktü. Bir başladı artık susmuyor. Anlamlı anlamsız konuşuyor da herkesten daha anlamlı geliyor söyledikleri. Dün doğumgünüydü. Gitmedim. O saçma annesi ve teyzesini görmeye katlanamazdım. Dersim var dedim. 3'e girdi sanırım. Hangi manyak bir çocuğu ağlatana kadar öper, ısırır, arada tokat atar: Teyzesi. Hangi manyak çocuğunu bu evde ilgisizce büyütür: Annesi. Her gittiğimde sosyal hizmetleri arayıp "Çocuk istismarı var burda!" diye haykırasım geliyor. "Sanane" diyorlar. Bana ne tabi. Banane! Tekrar tekrar ürettiğiniz şiddetten banane!

Onun yerine kütüphaneye gittim, yeni sorgu ekranları gelmiş, fiş falan veriyor. Psikolojik bir kitaba rastladım amaçsızca dolanırken raflarda:"Atılganlık". İçindeki saçma salak testi doldurdum. Sonunda "Puanları toplayıp ben buyum diyin diye yapmadık bunu. Bakın bakalım hangi sorulara ne cevap vermişsiniz" dedi. Yan masada koyu bir muhabbet, duyacakları şekilde "Yan masaya üç çay!" desem , bu  figüranlar, bir tanesi hariç anlarlar mıydı saçmalıklarını? "Salakların ambalajı güzeldir" genellememe uymayan bu maltofon: "-Ben böyle sessiz kişilerle yapamam" diyor, onları sessizliğe çağıran, ona göre daha hoş görünümlü çocuk için. Ne yapacaksa o çocukla?... Duvarlar üstüme gelmeye başladı. En son Atatürk köşesine bakar halde baygınlık geçirecekken "Kalk haydi" dedim. Duramadım çıktım. Herşeyi yapabilecek  ama yapamayacak gibi olur ya...Öyle bir şey...

Yaz için, haritada seçtiğim bir şehir için, tren bileti alıp bir haftayı yollarda geçirecektim. Köylere de uğrayıp azıcık veri toplayacaktım. "Köylere gidin, bilmediğiniz yerlere, siz sosyolog olacaksınız" diyordu akademik kadronun tekmili birden ya,  antik kentlerden, tarihi mekanlardan fırsat bulunca gidecektim elbet...Hele bir şu ertelediğim sinemaya gideyim, izlemeyi istediğim iki filmden birini izleyeyim. Gittim, iki film de gelmemiş... Antikacıya uğrayıp bir iki eski şey aldım...

"Akıyorsa gözyaşım kurumasın,
 Coşup seven gönlümse durmasın,
 Dost bildik anılarım çağırmasın,
 Bir daha geri dönemem"....

...

"Sömestra girdiğim gün kaymaya gideceğim, yeaaah!" demiştim. Gittim ameliyat oldum. Halbuki iki saat yeterdi. Ertelemek işte... Bazen gider, izleme yerinden pisttekileri izlerdim. Her gidişimde görevli bana bakardı, elindeki plan cetvelinde yer ayarlayarak... " İki çay! biri açık, çok açık" diyip yanımdakinin yanına dönerdim. Başka içecek yoktu sanırım.

Bir gün B ve C ile beraber bir şeyler yapacaktık. Bizim manyak B'nin kızları. Öyle muhteşem çocuklar ki, 11-12 yaşlarındaydılar o zaman. Manyak bir anne ve psikopat bir üvey anneden böyle çocuklar çıksın hayret!  Görenler "Senin kızların olsa yeridir" derlerdi. O derece zeki, çevik ve ahlaklı kızlar. Fazla usturuplu, beni sinirden bunaltabilecek kadar usturupluydular. O gün ne isterlerse yapacaktım, birinin doğumgünüydü çünkü. Hiçbir şey istemediler.

"-Ne yapmak istersiniz?"
"-Farketmez!"
"-Nereye gidelim?
"-Farketmez"
"-Ne yemek istersiniz?
"-Farketmez"
....
....

Üstüne bir de "Çok para harcamamıza gerek yok eve gidip yeriz" demez mi. Kendi cebinden çıkıyor sanki haspamın. Bu çocuklara ne yaptılar böyle? Hangi totaliter rejimden çıktılar anlamadım ki. Bildiğin "84" filminden fırlamış standart insan motifi. Sinemaya baktık  güzel film olmayınca, B yine 60'lık kocakarılar gibi "ıkıntı abla boşver eve gidelim" dedi. Olmaz! bu çocukları eğlendirmeden eve gidersem azıma sıçsınlardı, ama nasıl eğlendirecektim? Gülmeyen yüzleri hala standart bir haldeydi. içgüdülerimin sesini dinleyerek hemen buz pistini aramaya koyuldum, AVM'  lerde kayboluyordum ben. Öncesinde gittiğim yerleri hiç gitmemişcesine defalarca sorardım.

Bulduk. "Ikıntı abla ben girmicem" dedi B. C'ye her yol Roma, B'ye göre daha atılgandı, ben b'yi ikna etmeye çalışırken patenlerini bile giymişti O. Ben B'nin ayaklarını çekiştiriyorum giydirmek için. "-O zaman sen de gireceksin" dedi bana. "Tamam sen gir hele bi" diyip yalan(turuncu yalan) söyledim. Giremezdim ki, sebebini bu körpe beyine anlatamazdım da. Anlatıp kendimi haklı çıkaramazdım. O girmeliydi, benim gibi kontrol kumkuması bir ıkınma canavarı olmamalıydı. Yeni gelinler gibi kırıta kırıta piste girdiğinde, C bilmem kaçıncı kez düşmüştü bile. "-Hadi sen de gel" dedi. Gelmeyeceğimi söyledim, hem çıkamazdı artık, hoşuna gitmişti de belli etmek istemiyordu. O sıra, kocaman memeleri atletinden görünen toplu bir kadın gördüm pistte. Köleleri tarafından taşınan Ana Tanrıça Heykeli gibi sabit ilerliyordu patenlerin üstünde. Bazıları düşüyordu. Gözümün içine bakan bu sevimli kızların önünde böyle düşemezdim ben. Hele B ağzımın içene bakıyordu.(Bazen annesi hafif kıskanarak "-B seni çok seviyor" derdi). Yalnız olsam belki. Koca pistte başka kimse olmasa yapardım.

Pistte,14-15 yaşlarında  apaçi görünümlü iki genç, düşene kalkana yardım ediyorlardı. Özellikle bizim kızlara ayrı bir ehemmiyet arzediyorlardı. Atletik hoş çocuklardı. İnsan ister istemez  bu çocukların zorlanmadan pistte süzülüşüne kaptırıverirdi kendini. O sırada sarsıldım. Dayandığım bariyere kafa üstü çakan şişman çocuk davincinin altın oranlı tablolarından hallice bu görüntüyü yok ediverdi birden. Beş şiddetinde deprem etkisi yarattı. Sanıyorum diğer iki çocuğun, sahayı  traşlayan hızlı ve sert ataklarını denemek istemişti de kocaman bünyesinin freni tutmayarak bariyerlere çarpıvermişti. Artık sahanın kahramanı oydu. Kafa üstü çakılacak kadar korkusuz, şişman bir cengaver, on tane iyi kayan justin bibere yeğdir. Tombiş yanakları al al oldu yavrucumun. Gerçi o da yaptığının ve potansiyelinin farkında olacaktı ki gülüyordu.

Bizim kızlar kahkahalarla, düşe-kalka kaymaya çalışıyorlardı.

Oradan çıktığımızda, girerken beni maymuna çeviren, üstü başı ıslanmış, dirsekleri yara bere içindeki B:
"-ıkıntı abla, anneme tekrar gelişimizde, tekrar gelir miyiz? Hem o zamana kadar C'yle ben harçlıklarımızı biriktiririz" dedi. :)
Geliriz tabi, niye gelmeyelim. Hem ben o güne kadar öğrenip onlara da öğretirdim.

 Acıkmıştık, pizza yemeyi seçtim onlar adına farketmiyordu çünkü. Onlar iştahla yerken istemsizce yan masayı dikizlemeye koyuldum. Gözlüklü bir adam ve 3-4 yaşlarında minik bir kız vardı...Bıcır bıcır soruyor da duruyor: "-Baba....?", "-Baba........?"...Babası da sabırla sevecen bir halde yanıtlıyordu. Dahası pizzasını ayrana batırıp yumuşatarak eliyle yediriyor kıza. Diş değişimi yaşıyor olmalı. Bebeğini emziren bir anneden sonra görebileceğim en güzel görüntüydü. B'nin sesiyle kendime gelip pizzamı yemeye koyuldum"-Ikıntı abla noldu?" "-Hiç"

O gün "Farketmez" ler arasında, dondurma yedik, kitap aldık. Tepenin ardında gördüğümüz, bulutlara karışan uçurtmayı, ertesi gün yapmak üzere malzeme aramaya koyulduk. Ayaklarımız şişmiş vaziyette eve geldik. Heyecanla annelerine yaşadıklarını anlatmaya koyuldular. Yorgunluklarına rağmen mutlu görünüyorlardı. Ben de mutluydum, bir köşeye sinen huzursuzluğumu susturacak kadar mutlu.

Finaller bitince oraya tekrar gidecek, çocukluğumdan beri içimde uhde kalan şeyi ilk kez yapacaktım. Rüyalarımdaki gibi ikili aksıllar, üçlü toluplar atacaktım. Gittim ameliyat oldum...


"Hiç bi kere hayat bayram olmadı ya da
Her nefes alışımız bayramdı.
Bir umuttu yaşatan insanı.
Aldım elime sazımı.

Yine aşınca çayın suyu boyunu
Belki yeniden karşıma çıkacaksın.

Göz göze durup bakınca
Göreceğiz,
Neyiz ve nerelerdeyiz,
Bilemiyoruz
Şimdi..."

...

 




8 Mart 2015 Pazar

HIRSUTİZM

"Kadın Olmak"

Kahin üç vakte kadar sana ferah günler görünüyor dediydi.  Meali : tam yara iyileşmesi ancak ikibuçuk-üç ayda gerçekleşecek. İki ay geçti gitti ve ben hala tuvaletle barışamadım.Götümle demeliydim. Ameliyat gününden beri dışkım ideal tipte, karın ağrılarım azaldı fakat acı gün geçtikçe artıyor sanki. İki ayda geçmeyen acı üç ayda mı geçecek? "Bir iyi, bir kötü haber" dedikleri böyle bir şey olsa gerek. Yani hep bir eksiklik... Hayatıma hükmeden o yarımlık yine geldi beni buldu.

"Mükemmel olan şey gelişimi durdurur." Ulaşılacak daha iyisi için; alay, hiciv, eleştri, ne varsa kullanmak caizdir ya. Şimdi yarım götünü hangi eleştiri tekniğiyle geliştireceksin? Yoksa her zamanki gibi hastalıkların insanın gelişimine kattığı artı özelliklerden mi dem vuracaksın? O kapıyla yüzleştiğinde boğuluyor gibi hissetmelerinin dermanını nerede bulacaksın?. Son şansını da kullandın. Halbuki 4 yıl önce o adamı dinleseydin bu kadar zorlamayıp akışına bıraksaydın...Yarım akıllı yarım bir kadın olmazdın şimdi.

Sene 2011 ya da 2012...
Labaratuar bölümünde beklerken yanıma kocaman bir adam oturmuştu. Şişman ve saçları beyazlamış bir adam. Yanakları kılcal damar genişlemesi nedenli kırmızıya dönük. Burnunun üzerinde yaralar var, ellerinde ve ayaklarında da... Herkese laf yetiştiriyor gülüyor, konuşuyor.
"...-Yoksa ben mefta olmuştum. Moral beni ayakta tutuyor" dedi. İkimiz de karşımızda söylenip duran yaşlı kadına bakıyorduk. Daha önce de görmüştüm onu. O zaman da şikayet ediyordu. Aslında her gün aynaya baktığımda tekrar tekrar bu yaşlı kadını görüyordum. Adamı ise ilk ve son görüşümdü.
"-Ya öyle işte kızım, hiçbir şeyi kafaya takmayacaksın! Dünya yansa bir kalbur samanın yanmayacak, ben neler gördüm geçirdim" diyordu. Söyledikleri işe yaramazdı da bakışı, gülüşü dünyalar kadardı. İçimde güneş açtı, iyi bir şeyler olacakmış gibi bir cıvıltı yankılandı, ona bakıp gülümsedim. Gülmek bana hiç yakışmazdı, az bir şey sırıtırdım o yüzden. O yanıma oturduğundan beri hep gülümsüyordu ve çok hoş görünüyordu böyle... Acaba  O da bu adam gibi şeker hastalığıyla yaşamayı öğrenebilir miydi? Beni bu adam kadar düşünmüş müydü hiç?Benim için sevdiği yemekleri ve hayat tarzını feda eder miydi?

O konuşurken hep burnuna bakıyordum, kocamandı burnu, elleri de kocamandı sanki içine aldığı herşey bir ömür güvende olurdu bu yaralı ellerin.Y aşlı kadın hala söyleniyordu. Hali tavrı da, yaşlı adama "Konuş sen konuş, ne çektiğimi bi ben bilirim" der gibiydi. Tahlil için sıraları gelince gittiler. Ben karın ağrıları ve mide bulanmalarıyla uykulu-uyuşuk halde az daha bekledim.
Şeker normal,
PRL düşüğe yakın normal
GH ,Testesteron yüksek...
...
...

Otobüste yanımda oturan 20lerindeki genç adamın  koluyla kendi kolum arasındaki farkı gördüğüm an "git kıllarına çözüm ara" dediğim andı. Niye kısa kollu giydiysem sanki, saklayacak yer de yok, kollarımın içini çevirip "duaya amin deme pozisyonu" alabildim ancak. İç tarafta hiç bir şey yoktu. Açmışken bir de Ayetel Kürsi okuyup dua etmeye koyuldum. 
"-Tanrım beni bu kıllardan, iki yüzlü bencil kullardan, göt ve sıçma dertlerimden, sivilcelerden selülitlerden, sarkmalardan çatlaklardan,  burnumu boktan çıkarmayan meraklı huyumdan, anksiyetemden amnezilerden kurtar yarabbi!"
Cevap: Ver allah'ım ver!Gene mi sen? 
"-Gelende kabahat!"
Cevat: Dur hele hemen gurur yapma. İki yolu var kurtuluşun. Biri intihar ki hiç tasvip etmem, külliyen yüzümüü göremezsein. Diğeri:Önce o Stirner denen iti kafandan at, sonra nefsini körelt, sabretmeyi öğren, Bu kaynaklara çalış: Gazali, Farabi, Muhyiddin İbn-i Arabi  bir kaç "i"  bitişli ulema daha var.
"-Gazali tamam da Arabi'ye kötü yolda diyorlar. Panteist  ya hani o bakımdan."
 Cevap: Bakma sen onlara, onların ahvatı değil midir iki ciciş görüp... Ecnebiler bile almış incelemiş kendi felsefelerine angaje etmiş, aydınlanmış. Mürekkep yalamışsın okumuşsun sen bunları. teoriden  praxise geç artık.
"-Böyle, Kapitali bile okumamış solcu ergenler gibi konuşunca soğuyorum senden"
Cevap:Yıkıl bre deyyus!

Peki... 
Yepyeni biri olabilirdim, sabreder, şikayet etmezsem, Kocaman Adamın dediği gibi morali de yüksek tutarsam sağlık sorunlarım düzelebilirdi. Düzelmezse de onlarla yaşamayı öğrenebilirdim. Attığım bilmem kaçıncı adım olacaktı, olsun. Bir çatlaklar kalıyor onun için de california bronzluğu veren bacak makyajları çıktı zaten. Hem Stirner'in ne hayrını gördüm ki... 

Biraz zaman geçince... Kolumu balona çeviren hemşire, otobüsün kapısına sıkışmama neden olan otobüs şöförü, bitkilerimi öldürmeye teşebbüs eden annem ve kedileri, ve 10 yıllık arkadaşlığımız boyunca her sıkıntısında yanında olduğum kişinin bazı nedenlerle (görüş ayrılığı başka arkadaşların fitneleri vs) arkadaşlığmızı baltalaması. Anladım ki "Bir avuç güç dünya kadar haktan evladır"

Kıllar evet... Kadın gibi hissedemememin önündeki en büyük engel. Neyseki ilk çağ erkeğine dönüş gerçekleşiyor ve katlanamadığım traşlı erkek sayısı gün be gün azalıyor. 

Bu insan evladıyla yan yana gelsem kadınsı özellikler bakımından 10 tur atardı bana





Halbuki bu insan evladının yanında ben bile. ben bile yani ne diyim..



İyi ki varsın Tarih öncesi insan. Tarih öncesi  dediğim gene Neandertalleri kapsıyor galiba.  :)

 

Bahse girerim Neandertaller daha sağlıklı bir insan türü geliştirebilirdi, eğer Homo Sapiens'e yenik düşüp tarih sahnesinden silinmeseydi.  O "bir avuç güç" ile dünyanın anasını belliyor bu traşlı, takım elbiseli ....!

Kıllar evet....

 Sülalemdeki bütün kötü kodlar bende toplanmış gibi 1.80 boyundaki uzun bacaklı, fingirdek halamdan ala ala kıllılığını aldım; Cillop gibi, 50lerinde bile anca bir kaç kıl görünmeye başlayan annemden, basenlerini, selülitlerini, güdük boyunu; 70'inde bile bacakları taş gibi olan Ananemden cilt kusurları ve benleri; Yeşil-ela arası gözleri olan dayımdan çıkıntılı erkeksi yüz hatları; Sanıyorum babamdan da memeleri aldım.  Tam bir kodlama hatasıyım. Tanrı Adriana Lima'yı yarattıktan sonra ona bakarken üzerimde fazla çalışamamış olabilir. 



Neyse onca kılın azmettiricisini bulduk, Diane35'e başladık.  Eczaneden binbir sıkıntıyla aldığım bu ilacı her içişimde Prenses Diana'yı düşünürdüm. Oral kontraseptif kullanmak yanlış bir şeymiş gibi de her seferinde  "Poli kist over için de aynı şekilde mi kullanılıyor" şeklinde açıklama yapardım eczacılara. Soru değildi, doktor "5. gün başlayıp kutu bitene kadar kullanacaksın" demişti zaten. Eczacılar, sağlık merkezindeki hemşirelere ve doktorlara göre daha aşmıştı aslında. Bir hemşire "Niye kullanıyorsun bunu evli misin?" demişti de neler söylemek isteyip söyleyememiştim. 
Kadınlar korunmasın
Kadınlar hamile kalsın
Kadınlar kürtaj yaptırmasın
Kadınlar o çocukları doğursun ki kocaman bir tüketici kitlesi (pazar diyorlar) ve ucuz işgücü sağlasın size. 

Ona bunları söylemeyecektim. Niye söyleyeyim, götüm yese, az daha bencil olsam ben bile doğururdum. O rüyadaki, o hissi hiç kimseye beslemediğimi düşününce... Hormon preparatı kullanmak annelik duygularımı geliştirmişti maalesef. Ne zaman bir bebek, çocuk görsem duygulanır oldum. Kıllarda çok az gerileme olmuş, akne ve sivilceler baya bir azalmış, İzleri de yanıma kar kalmıştı. 

 Kültür denen zımbırtının bütün coğrafyalarda kadını yarımlaştırdığı bir dünyada koy götüne diyorum da, dönüyor dolaşıyor benimkine giriyor.