12 Kasım 2016 Cumartesi

BİR ÖMÜR ADAMAK

Daha bir çocukken annem anlatmıştı: Nene dedikleri, dedemin annesinin hikayesini. Ara sıra, tekrar tekrar anlatırdıbu aynı hikayeyi. Annem sevdiği hikayeleri defalarca anlatmayı severdi. Bazılarını onlarca kez dinlediğimi bilirim. Eğer anlattığı hoşuma gidiyorsa ilk kez dinliyormuş gibi yapardım. Bir zaman sonra kötü hikayelerini dinlemek istemediğimi farkettim ve ancak 1-2 yıl önce bunu ona söyleyebildim.
"-Yeter artık anlatma, daha fazla nefret edemem ondan."
Öylece bakakalmıştı suçlu gibi.

İyi oldu, bir daha bahsini açmadı. Diğer hikayelere tam gaz devam.
Onun da geçmişle bir hesabı vardı. Biliyordum.

Trabzon'un bir köyünden göçüp gelmişti Nene. Sanırım dedem delikanlılık çağına girip evlendikten sonra ailece memleketi bırakıp yeni bir yaşam kurmuşlardı burada. Nene daha 24'ünde taze gelinken almışlardı askere sevdiğini. Tarihi tam bilmiyorum, hesaba vurduğum zaman I.Dünya Savaşı'na tekabül ediyor. sanırım Kafkasya Cephesine gitmişti. Okuması yazması olmayan yaşlı bir kadının tek söyleyebildiği Ruslarla savaşmaya gittiğiydi. Annem de ne duyduysa aynen onu aktarırdı. Hikaye hafızası inanılmaz derecede iyi çalışır.

Bir sürü kısmeti tepip 24 yaşında tek evladına adamış kendini.Yıllar boyu sevdiği adam gelecek diye beklemiş durmuş. Pencereden dışarı baktığı sokaktan çıkıp gelecek sanmış yıllarca. Tabi gelen olmamış. Öyle çok severmiş ki eşini, Ona sadece bir sebepten kızgınlığı varmış. O da eşinin, anne-babasının yanındayken örf adet gereği karısının yanına oturmamasıymış, oturuyorsa da yanından kalması. Kızgınlığı bile sevgisinden olan bir kadın.

Bu hikayeyi ilk dinlediğimde çocuktum. Böyle bir sevginin varolmasından daha o zamanlarda bile etkilenmiştim. Siz sevgi deyin ben vefa diyeyim. Her neyse işte gerçekten de çok dokunaklı bir bağlılık. Belki de birine hiç bağlanamamak, böylesi bir vefa bulamamak korkusundandır, yahut deymeyecek birine bir ömrü adamak... Annem gibi.



12 Temmuz 2016 Salı

ZORMUŞ

Bir yaştan sonra örgün eğitim gerçekten zormuş. Sınavı ayrı dert, tezi ayrı... Bir de mezuniyeti... Tez danışmanım bu dünyada görebileceğiniz en dürüst, adil ve birikimli profesörlerden biriydi ama disiplinliydi, aklın alamayacağı kadar disiplinli. Bildiğimiz Alman disiplini. Bir de sanki biraz unutkan... Bilemiyorum yaşından olabilir ya da kızı evleniyordu ondan. Onu da mı nerden biliyorum? Sosyal medya ve araştırmacı gazeteciliğim sağolsun. Profil sapıklığım devam ediyor.

Savunmamı nasıl veririm derken hocalar ( 3 tane) bana karşı savunmaya geçmişti. Nasıl oldu anlamadım. Sadece konu açılınca  danışmanımın tez ölçme değerlendirme sistemini ve yaklaşımını eleştirdiğimi, hocaların ise eleştirime cevap vermeye çalıştıklarını hatırlıyorum. Danışmanım elbette adil biri fakat ulu orta eleştirilince bir insan neler yapmaz ki? Hele yarım yamalak gecikmiş bir tezi değerlendirirken. aslında savunma günü olanlar da hayal gibi, en iyi hatırladığım: eleştirimden sonra danışmanımın -ki üç hocanın içinde en kıdemli en yaşlı ve birikimli olanı- arkasına yaslanmış haldeki uzunca bakışıydı. Korktuğum olmadı, iyi bir derece ile geçtim dersten, hem de baya iyi. Hayatım boyunca hakettiğim pek çok şey üç kuruşluk haysiyeti olmayan insanların ellerinde heba oldu. Bu kez farklı oldu. Böyle bir insanın varlığı bile gelecek için umut veriyor bana. İnsanın hakettiğini alabilmesi kadar huzur verici ne olabilir ki bu dünyada.

Zor olan okul ya da öğrenmek değil elbet, üç kuruşluk karakteri olmayan hocalara rağmen bunu yapabilmek. Emeğinin, ürettiğinin karşılığını alabilmek çok zor değil aslında: Azıcık adalet... Ne olursa olsun, karşınızdaki kim olursa olsun elemanınız, ailenizden biri, sevgiliniz, öğrenciniz vs olabilir. Bir durup düşünmek lazım. "Gerçekten hakettiğini mi alıyor benden?" diye.

İyi bir dereceyle mezun oldum. Ablam yüzünden doğru dürüst tek bir mezuniyet fotoğrafım olamadı. Tipsizliğim onun elinde devleşti adeta  en iğrenç pozlarımı bulmuş çekmiş. Bir fotoğraf çekmek ne kadar zor olabilir ki? Neyseki hepsini kendim için saklıyorum.


10 Haziran 2016 Cuma

LGBT

Ne tatlı adam, darısı başımıza







Bunu da izleyin, pişman olmazsınız.







7 Haziran 2016 Salı

VAROLUŞ

Bir sene geçti. Korkuyla, acıyla, eski-yeni sıkıntılarla dolu bir sene.  Basenlerim hala aynı geniş sınırlarında, dizim ara sıra zorlasa da genel olarak iyi ve tabi pek muhterem büyük patron... O, ara sıra beslenmeme göre az-çok acı veriyor. Onunla sorunumuzu tam olarak çözemeyeceğiz sanırım. Onun için de kolay değil yıllar boyu ben onu engelledim o beni.

Engelleri elimden geldiğince kaldırdım. Tuvaletim geldiğinde tutmuyorum, hangi tuvalet olduğu fark etmeksizin koyveriyorum tüm hijyen saplantılarımı bir yana bırarak. Tuvalette acele etmiyorum artık...Sıkılıyorum gerçi, gazete kitap okuyamam yaparken, ancak düşünür ya da bir şeyleri izleyebilirim o kadar. Sanırım bunun için bir şeyler yapmalı. Gazım varsa en azından yakınlarımın yanında salıveriyorum.

Böylelikle kıçımın kutsal varlığını kabul edip, ondan aldığım tüm hakları ona geri iade etmeye başladım. Bunca acıyı yaşamam gerekiyormuş demek.Kolay olmuyor. İngiliz devrimi olmasaydı, İngilteredeki işçiler haklarına kavuşabilir  miydi? Vahşi kapitalizme başkaldırılar olmasaydı sosyal güvenceler, emeklilik sistemi olmazdı...Ya 68 Fransa olayları .... Şimdi İngiliz işçileri de kıçımdan farklı değil hani ama  öyle böyle idare ediyorlar  benim gibi. Ya ameliyat olmasaydım Allah muhafaza Türk işçisine dönerdim. 

Kıçımın varoluşu nihayete erdi darısı Türk işçisinin başına

6 Aralık 2015 Pazar

NEDİR BU REKTOSEL?


Bu tedaviye başladığım günden bu yana bunun ne olduğunu bilen tek bir kişiye dahi rastlamadım. Hemşiresinden.... Pratisyen hekime kadar hepsi de "Rektosel nedir?" diye sordu. Bir sağlıkçının, adından çok rahatlıkla ne olduğunu tahmin edebileceği bir hastalık "Rektum", "Rektosel".

Durum böyleyken diğer insanların bilmemesini, sormasını yadırgamadım hiç. Ablama defalarca çizim yaparak anlatmama rağmen kafasında bir fikir dahi oluşamaması ise benim açımdan gerçekten dramatikti. Çünkü anatomi bilgimiz sıfır. İnsanlar organlarını tanımıyor. Sokaktan birini çevirsek ve "pankreas nerededir?" "Omurilik ne işe yarar?" diye sorsak aval aval bakar. Fenerbahçenin 11'ni eksiksiz sayabilecek bu kişiler, yüzeysel siyasetten de anlar. Sporla zor belki ama az biraz uluslararası siyaset ile bu hastalığı anlatabileceğimi düşünüyorum.Ben bu hastalığı Büyük İsrail Projesine benzetiyorum.

Aşağıdaki normal bir üreme ve dışkılama sistemi.
  

Bu ise rektosel hastalığına ait bir görsel. Genişleme politikası nedeniyle Rektum'a İsrail dersek, Anüs de Filistin oluyor.
                                     
 Beraber mutlu mesut yaşayabilek bu iki ülke bazı nedenlerle çatışma halindeler. İsrail nüfusu ve toprakları genişledikçe gücünü(bokun sertleşmesi) artırıyor ve bunu Filistin üzerinde kullanıyor(bok sert ve rektumun genişliği oranında anüsten çıkması). Filistin bu güç ve baskı karşısında sessiz kalmıyor. Direniş göstererek( acı nedeniyle bokun çıkmasına engel olması) bazı eylemlerle karşılık veriyor. Askeri ve silahsal gücü bazı örgütlerle sınırlı. Bu direniş karşısında Ekonomik olarak zaten güçlü olan İsrail'in baskıları artıyor(bokun geç çıkmasıyla daha sert ve geniş çaplı çıkması) İsrail'in Uluslararası siyasette bahane olarak sunduğu bu direniş ile gücü ve sınırları artıyor (rektumun genişlemesi). Sınırlar arttıkça gücü artıyor(bokun çapının büyümesi sertleşmesi) ve Filistin kan revan içinde, sonrası Fissür, Hemoroid ve diğerleri....

Bunların asıl nedeni ne din ne etnik çatışma, asıl neden maddi unsurlar. Diğer siyasi güçlerin bölgedeki hedefleri vs. Yani esas neden "Ikınma", ıkınarak bölgedeki düzenli dışkılama bozuluyor. Çözüm nedir? Öncelikle yapılması gereken İsrail'i eski sınırlarına çekmek, sonrasında ıkınmadan yola devam etmek.

Bende de aynen böyle oldu.


5 Aralık 2015 Cumartesi

ARALIK 2015....

Ocak ayına az bir zaman kala farketmeye başladım. Yavaş yavaş düzelmeye başladığını hissediyorum. Zaman zaman dalgalanmalar oldu. Sanıyorum gözlemlerimle esas sorunu bulup düzelme yolunda bir adım attım. Birkaç ay önce şunu farkettim ki gazım varken  gaz çıkmadan dışkı da çıkmıyor. Tuvalet hissi olsa da şişkinlikten patlasam da (ki eskisi gibi olmadığını söylemiştim) önce gaz çıkacakmış meğer. Bunun için de tuvalette hiçbir şey yapmadan sakince beklemeliymişim. Öyle yaptım. Böylece acılar azaldı, bazen hiç acımadan,  çoğunlukla azıcık bir acıyla tuvaletimi yapabildiğim oldu. "Bir sene geçmesi lazım" demekle haklıymış.

Böylelikle "sıçma teknikleri" adlı bir kitap çıkaracak kadar gözlem ve tecrübe sahibi oldum.




10 Ekim 2015 Cumartesi

ROBERTO CARLOS BALDIRINDAN TENDİNİTE



Yıllar sonra spora tekrar başlamak hiç de sandığım kadar zor olmadı. Bir sabah kalktım, yürüyüşe çıktım. Ertesi sabah tekrar ve diğer sabahlar da...Taaa ki, sadece yürüyüşle basen illetinden ve sarkmalardan kurtulamayacağımı anlayana kadar. Yürüyüş, kardiyo grubunda bir harekettir ve vücuttaki suyu atıp kalori yakar zayıflarsınız sadece. Benim ihtiyacım olansa biraz sıkılaşarak basenlerimin çevreye rahatsızlık vermesinin önüne geçmekti e tabi  biraz da eski pantolonlarıma girebilmek. Biraz araştırdığımda ağırlık ve fitness yapmam gerektiğini öğrendim. Bu kadar sarkmanın toparlanabilmesi ancak yüksek kas kütlesine ulaşmakla mümkündü bana göre ve Roberto Carlos baldırındansa bacaklarımın şimdiki halini yeğlerdim.



Arkadaki adamın bakışı beyhude değil. Adamın bir bacağı 65 cm miş. Sanıyorum bacaklarıma katlanmanın bir yolu da bu kaslı bacaklarla karşılaştırmaktı. Araştırmaya başladığımda işin öyle olmadığını, o kasları yapmanın yıllar aldığını gördüm. Üstelik gördüğüm bazı önce-sonra fotoğrafları da içime su serpti.



Bu bir tanesi...Bacaklarda hoş bir kas kütlesi meydana gelmiş ve zayıflarken sıkılaşmış. Böylece sıkılaşma programına, ilk olarak popoya yönelik "çifte atmak" da diyebileceğimiz hareketlerle başladım. Aynı zamanda yürüyüşlerime devam ettim.

Sonra "squat" yani bildiğimiz çömelme hareketi, hani sıçarken yaptığımız gibi çömeliyoruz ve geri kalkıyoruz. Bu hareket, bacak aralığına ve ayak açısına göre vücudun birçok yerini çalıştırabilen çok etkili bir hareket.
Bir zaman sonra yürüyüşlerin yeterli gelmediğini farkettim. Çünkü spor yapmak; benim gibi tensel temastan pek hazetmeyen, soğuk ve başkalarına güvenmeyen yalnız insanların kendini iyi hissetmesinin tek yoludur. Diğer yollar: Başkalarına dokunmak-sarılmak, Sohbet etmek(dedikodu), Kahkaha atmak. Bunlar temel güven duygusu veren "Tımarlama* " eylemiyle benzer etkilere sahiptir. Spor yapmak endorfin salgılatır, kendinizi daha iyi hissedersiniz ve sürekli yapmak istersiniz. Bende de öyle oldu. Yürüdüğüm aynı yol yetmez oldu. Önce yolu uzattım ama gene yetmedi. Bir süre sonra koşmaya başladım. Ayrıca squat yapmaya devam ettim. Bütün bunları yaparken bir terslik olduğunu hissediyordum. Önceleri hafif seyreden diz ağrılarım artmaya başladı. HIIT yapmaya da başladığım sıralarda diz ağrılarına diz yorgunluğu da eklendi.

Biraz araştırdım esneme yapılmadığında bunların olabileceğni öğrendim. "Pattern overload" da bunlardan biri. Esneme çalışmalarına başladım fakat çok geç kalmışım 4 ay boyunca yapılması gereken şeyden bir haftada verim alınamıyor.

Ağrıyan kolumla birlikte doktora gittim, "-Çok mu yüklendin" dedi. "-Galiba" dedim. "Tendinit"  teşhisi koyup ağrılar geçene kadar merdiven çıkmayı, çömelmeyi ve koşmayı yasakladı. Sporu kademeli yapmamı tavsiye etti. Hepsi bir yana da koşmayı yasaklaması ağır geldi yıkıldım sanki. Koşmak o kadar iyi hissettiriyor ki bu duyguya başka hiçbir şeyle ulaşamayacağım gibi geliyor. Bedenimi yormak beynimi dinlendiriyordu adeta.

Birkaç gün önce doktorun verdiği ilaç bitti. Dizimdeki ağrılar ve yorgunluk hissi tam geçmese de azaldı. Herzamanki gibi yine sınırı zorladım ve ceremesini çekiyorum. Abartmak mizacımın en kötü yanı olsa gerek, ağır uyuşturucular alsaydım heralde yüksek dozdan mefta olmuştum. Ne diyebilirim ki, Roberto Carlos bacağına sahip olmaktan  korkup tendinit olan biri daha da konuşmasın bu konuda...


*Tımarlama: hayvanların özellikle de maymunların birbirini bitlemesi şeklinde özetlenebilecek eylem. Güven ve bağı geliştirici etkisi olduğu ileri sürülüyor.